HOŞGELDİNİZ(welcome)

Yeni yılın sağlık, mutluluk, başarı, ve huzur getirmesi dilekleriyle.. 

The new year of health, happiness, success, and wishes to bring peace of mind ..
Nice Senelere-Nice Birthday

   HELLO MY FRIEND,WELCOME MY TO BLOG…

 hosgeldiniz gifleri 3 hosgeldiniz gifleri

 
                  GELİN BİR ve BERABER OLALIM
 5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır. Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.   Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir. 21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:?Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı??Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.Atatürk, 1 Mart 1922?de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: ?Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.   …Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.?Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin ?tam bağımsız? olabilmesi için ?ekonomik bağımsızlığın? şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923′te İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, ulusal bağımsızlık ilkesi?nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika?ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT?lerin satışının, Uluslar arası Tahkim?in, tahdit kanunlarının ve AB?ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte ?bu küçük parçalara ayrılma projesi?ni yaşamaktadır.Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.

Anadolu topraklarının altında kefensiz yatan sayısız şüheda ecdadımızın kemiklerinin sızlatıldığından dolayı rahatsız olanlar ve uykuları kaçanlar bir daha düşünün.
Anadolu topraklarının içine saklanmış, ilahi kudret tarafından yerleştirilmiş olan eşsiz maden yataklarımızın,milli hazinelerimizin kapılarının; Müslüman Türk milletine kapatılmasından, bu milletlin ve bu vatanın düşmanlarına ardına kadar açılmasından ötürü rahatsız olup uykularını terk edenleri sağ duyulu olmaya davet ediyorum.

Yine bu eşsiz güzellikler ve özellikler taşıyan,cennet vatanımızın sahiplerinin, çilekeş vatandaşlarımızın emeklerinin ve alın terlerinin toplanıp haçlılara peşkeş çekilmesinden ötürü acı ile kıvranan vatanperverleri bir daha aklı selimle düşünmeye davet ediyorum.
Vatanperver vatandaşlarımızın vatan namustur satılmaz feryadına rağmen, vatan topraklarının altındaki madenleri ile birlikte, altındaki şehit mezarları ile birlikte ecnebilere satılmasından ötürü vicdan azabı çekenler,çaresizlik içinde kıvrananlar, vatan namustur satılmaz ilkesinde ısrar edenler,bir de Prof Dr. Haydar Baş beyi dinlemeye gayret edin.

Vatan için,bayrak için, sonraki nesillerin istiklalini temin için canlarını ve kanlarını sebil eden şehitlerimiz hakkında kelle ifadesini kullanmaktan utanmayanların,sıkılmayanların defterlerini dürmek isteyenleri BTP saflarına davet ediyorum.
Bebek katiline sayın diyerek ve şehitlerimize de kelle diyerek bütün bir milletimizin bağrında derin yaralar açtığı halde hala ortalarda yalancı doktor edasıyla dolaşanlara, sandık başında sayın baylar güle güle demek için Prof.Dr. Haydar Baş’ın liderliğinde dalgalanan BTP bayrağı altında toplanmaya davet ediyorum.
Minareler süngü kubbeler miğfer şeklinde şiir okuyarak kahraman olup milletin oylarını aldıktan sonra, altı buçuk yıllık iktidarı süresince misyonerlerin ve misyonerliğin önünü açanlara, dinler bahçesi adı altında kurdele kesenlere,haçlıların isteği doğrultusunda düzenlemelerle on binlerce kilise açanlara sandık başında hesap sormak isteyenleri saflarımıza davet ediyorum.
Bin yıldır bu topraklarda tevhid bayrağını dalgalandıran Müslüman Türk milletinin oyları ile iktidar koltuğuna oturduktan sonra,bu milletin inanç sistemi ile oynayanları,tevhid cümlesinden Muhammedürresulüllah kısmını silenleri,attıkları her adımla bu milleti haçlı limanına biraz daha yaklaştıranları yüksek sesle protesto etmek isteyenler,bu kötü gidişattan ötürü uykuları kaçanlar bize buyurun. Bebek katiline sayın şehitlerimize kelle denilmesinden rahatsız iseniz bize buyurun.
Vatan topraklarımızın bağrındaki şehit mezarları ile birlikte vatan düşmanlarına satılmasında ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Emeğimizin,alın terimizin,servet ve sermayemizin haçlı siyonist tefecilerin elinde heba edilmesinden ve ettirilmesinden dolayı vicdan azabı çekiyorsanız bize buyurun.
Ecdat yadigarı camilerimiz,medreselerimiz dökülürken bizim paramızla kiliselerin tamir ettirilmesinden ve hayırlı olsun denilerek hizmete açılmasından ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Müslüman Türk çocuklarının on iki yaşından önce Kur-an’la temasını yasaklayan yasa devam ettirildiği halde yine Müslüman Türk çocuklarının üç yaşından itibaren kiliselere,papazların kucağına taşınmasından rahatsız olanlar,uykusu kaçanlar bize buyurun.
AKP iktidarı altı buçuk yıldır AB ye girmek uğruna, onlardan gelen her talimatı milletimize dayattı,verilmedik taviz,satılmadık kurum bırakmadı, buna rağmen bir elli sene daha bekle talimatını aldı ve oturdu.AB nin ellinci yıl dönümü programına bile çağrılmadı.

AKP iktidarı teslimiyetçi ve tavizkar haliyle AB kapılarında kör topal yürümeye çalışırken,BTP lideri Prof. Dr. Haydar Baş,AB nin lokomotif ülkelerinden Almanya’da,tüm Avrupa üniversitelerinden gelen ilim adamlarına elini öptürdü.Tamamı profösör olan katılımcılar iki gün boyunca sayın Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli tezinin orjinalliğini,tüm ülkeler için bir çare bir çıkış formulü sunduğunu anlata anlata bitiremediler.

Daha mecliste dahi olmayan bir partinin lideri olarak Avrupanın ilim çevrelerine elini öptüren Haydar Baş’ın yarın iktidar olunca neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
Anadolu topraklarını altında yatan yer altı zenginliklerini haçlı tefeciler değil,yabancı şirketler değil, yine bu ülkenin insanı Müslüman Türk milleti kullanmalıdır diyen, Vatandaşlık maaşı vadeden, Ev hanımlarına işçi statüsü kazandırıp emeklilik vadeden,
Sınavsız üniversite ve okuyan her çocuğa eğitim bursu vadeden,
Bekarlara faizsiz evlilik kredisi vadeden,
Devlet babadır ya vatandaşına iş bulur ya da aşını verir ilkesi doğrultusunda projeler geliştiren,
Köylü ve çiftçi gerçekten efendi olacak ve bizim iktidarımızda altın çağını yaşayacak diyen BTP iktidarında buluşmak üzere Saygılarımla ..
_________________
.                            

T  U  N  A  L  I  M

   Bağımsız Türkiye Sevdalısı Olmak Şereftir! Bu görüntüler unutulamaz.
Tohum Saç, Bitmezse Toprak Utansın! Hedefe Varmayan Mızrak Utansın! Hey Gidi Küheylan.. Koşmana Bak Sen! Çatlarsan, Doğuran Kısrak Utansın! …
Mehmet Tunabaş:BTP Biga İlçe Başkanı….

http://www.google.com/sky/ (GOOGLE SKAY ile uzayı izleyin)

Continue Reading...

Ekonomik kriz mi geliyor?

 

 Ekonomik kriz kapıda görünüyorEkonomik kriz kapıda görünüyor

Küresel ekonomik kriz dünyayı sarmışken başbakan Erdoğan açık ve net konuşmuştu: “Bize etkisi olmadı. Teğet geçti!”
“Var olan kriz” teğet geçmişti.
Şimdi ise şöyle diyor başbakan:
“Batıda, Avrupa’da kriz olabilir ama biz hazırlıklıyız. Daha önce teğet geçecek dedim şimdi teğet geçeceğe benzemiyor.”
Sadece başbakan değil başta Mehmet Şimşek olmak üzere ekonomi yönetimine yön verenler de koro halinde “kriz geliyor kriz” diye türkü tutturdular.
Garip değil mi: Şu anda Avrupa’da bir ekonomik kriz yok ama olmayan kriz eğer meydana gelirse bizi de teğet geçmeyecek!
Oysa “olan” küresel ekonomik kriz bizi teğet geçmişti.
Nasıl mı oluyor bu çelişki?
Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor. Türkiye çok ciddi bir krizin eşiğine doğru yuvarlanıyor. Buna da bir kılıf arıyorlar: Bakın işte Avrupa’da kriz var! Pardon! Kriz olacak! Avrupa’da meydana gelecek kriz bizi de vuracak!
Oysa Türkiye’ye telaş yaratan ekonomik tablonun sebebi Avrupa değil.
Bir: 12 Haziran seçimlerini kazanmak için bütçenin delik deşik edilmesi.
İki: Cari açığın Cumhuriyet tarihinin en büyük rekoruna ulaşması.
Üç: Ekonomideki göreceli rahatlığın sadece düşük tutulan döviz kuruna bağlı olması ve dövizin patlaması ile rehavetin de doğal olarak patlaması krizin, bağıra çağıra “geliyorum” demesinin doğal sebepleri.
Bakın kısa süre önce ne yazmıştık:
“BDDK tarafından yapılan açıklamada vatandaşın bankalara olan borçlarındaki artışa dikkat çekilerek alınacak bir dizi tedbirden bahsedildi. Cari açıktaki endişe verici artışın da ekonomi yönetimini hayli rahatsız ettiği gözleniyor.
Demek isterim ki bizim çok uzman ekonomi yöneticileri uygulayacakları yeni dönem kemer sıkma politikalarını Yunanistan krizine bağlayacaklar.
Yunanistan’da pişip bize düşecek.
“Ne yapalım, Yunanistan’da kriz var, bizi etkilemesi doğal” safsatasına inanacak o kadar çok insan var ki bu ülkede.”(24..06.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
“Cari açık cart dedi” başlıklı yazımızda da şunları yazmıştık:
“Seçimlerden sonra ekonominin durumuna dair en felaket dolu veri, cari açıkla ilgili geldi. Nisan ayında cari işlemler açığı 7. 68 milyar dolar oldu.
TUİK’in açıkladığı bilgilere göre Türkiye’nin cari işlemler hesabı açığı, yılın ilk 4 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 113,82 artarak, 29 milyar 642 milyon dolar oldu. Yıllıklandırılmış cari açık ise Nisan sonu itibariyle 63.4 milyar dolar.
Bu ne anlama geliyor?
Bu şu anlama geliyor: Türkiye’de ithal mallar yerli mallardan çok kullanılıyor. Türkiye’ye giren dövizden fazla döviz çıkıyor. Cari açığın sürekli artması çok ciddi bir tehlike. Her ne kadar bazıları, önemli olanın cari açığın finanse edilebilirliği olduğunu söylüyorlarsa da Türkiye açısından böyle bir durum yok. Kaynağı belli olmayan paralarla bugüne kadar durumu idare etmeye çalışanlar şimdi panik içinde.
1994 ve 2000 yılındaki krizlerin çok daha katmerlisini ekonomik verileri önümüzde.
Daha fazla gizlemelerine imkân yok. (04.07.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
Olay budur yani!
M.Bayraktar-TUNALIM…

Continue Reading...

Krizlere çare Milli Ekonomi Modeli’dir…

Gencturk

Daha önceki krizi teğet geçti diye millete yutturanlar bu sefer mızrağı çuvalda gizleyemeyeceklerini anlamış olacaklar ki; “kriz geliyor, aman kimse borçlanmasın, kimse gücünden fazla harcama yapmasın” demeye başladılar. Önceleri bazı bakanlar “cari açık bizi etkilemez” diye biraz masal anlatmaya kalkıştılar. Ekonomiden anlayan bazı ilim adamları, canı yanacak sanayiciler ve finans sektöründe bulunan yetkili ağızlar bu sefer işin çok ciddi olduğunu dillendirmeye başlayınca, başladılar hep bir ağızdan “kriz geliyor kriz” şarkılarını söylemeye…
“Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ı dinleme ya da bu eserleri okuma fırsatı bulanlar için bu ve benzeri krizler aslında hiç de sürpriz değildir. Çünkü, Sayın Baş en az 15 senedir kapitalizmin vahşi yüzünü ve yakında bu düzen sayesinde dünyanın büyük krizler yaşayacağını söylemektedir. Çözüm için de mutlaka dünyanın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerini uygulamak zorunda olduğunu söylemektedir.
Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, sezmeyen kalplere; görmesi, duyması ve sezmesi için bütün yollar denenmesine, düzenlenen 7 uluslar arası kongreye rağmen, bir türlü anlamak istemeyen milletimize söylenecek söz kalmadı ama gel gör ki batan gemide bizde varız…
Divan Edebiyatı’nın büyük şairi Fuzuli’nin güzel bir sözü vardır; “Söylesem, tesiri yok; sussam gönül razı değil” diye…
Zaman oluyor, bırakın yazı yazmayı; bilgisayarın karşısına geçmeyi bile canımız istemiyor. Zaman oluyor, kalbimizdeki duyguları yazıyoruz, tekrar silip; “Söylesem, tesiri yok” düşüncesine kapılıp; vazgeçiyoruz.
Zaman oluyor, düşüncelerimiz kalbimizde bir yara halini alıyor. Gönlümüz yanardağ misali kaynayıp duruyor. Zaman oluyor, gönül derinliklerinden bir ses; “Tesiri olmasa bile yaz; susmak gönül için ziyandır, bu haline razı değilim” diyor. Bakıyoruz ki; “Sussam, gönül razı değil.” Başlıyorsunuz; konuşmaya, yazmaya… Şimdi benim üzerinde özellikle durmak istediğim şudur. Yıllardır kapitalizmin vahşi yüzünü ortaya koymalarına ve artık bu düzenle yola devam edilemeyeceğini gören, yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç olduğunu dile getiren, ancak çözüm adına ciddi bir adım atamayan dünya insanlığının korkunç bir kör inadı ya da kötü niyeti ile karşı karşıyayız.
Gözlerinin önünde duran Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” görmezlikten geliniyor. 7 tane uluslararası kongrede tartışılan, Rusya’dan Çine, Almanya’dan İtalya’ya, 150 ülkede ucundan bucağından kırparak da olsa uygulanmak durumunda olan Modelin sahibini ve modeli duymamak mümkün değil ama bir türlü adını söylemekten imtina edilmektedir. Bu ne inattır bilinmez… Ya da nasipsizlik midir nedir? Rahmetli Celal Mısır Hocamız bir hadise anlatmıştı. O aklıma geldi birden… Paylaşayım efendim; “Bizim komşuda Aliço isminde bir kemancı vardı. Bir gün kapım çalındı ve haber verildi ki Aliço ölmek üzere, son anlarını yaşıyormuş.
“Zahmet olmazsa gelinde ona şahadet telkin edin, dua falan okuyun da ona yardımcı olunuz” dediler… Bizde Aliçonun başucuna geldik, “Aliço Lailaheillalah de” Aliço başladı mırıldanmaya; “gıvgıv da gıvgıv” Ben tekrar ediyorum “Aliço Lailaheillalah de” o gene “gıvgıv da gıvgıv” diyor. Ben ne kadar ısrar ettiysem o hala “gıvgıv da gıvgıv”… Bir ara kızdım ona; “Aliço söylesene” Aliço şöyle bir gözüme baktı ve “onu söyleyemiyrum” dedi…
Ve maalesef Aliço şahadet getiremeden vefat etti. Arkadaşlar, Aliço bunu neden yaşadı biliyor musunuz… O bütün hayatını keman çalmakla geçirdi. İbadet nedir, şahadet nedir bilmedi, öğrenmedi işte ondan son anında şahadet getiremedi”…
Yıllardır vahşi kapitalizmin çarkları arasında öğütülen; faiz, doviz, borç sarmalında boğulan; siyasiler, sanayiciler, esnaflar, büyük patronlar, kurtuluş için mutlaka yeni bir programa, yeni bir modele ihtiyaç olduğunu anlamaya başladılar ama dilleri bir türlü Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerine dönmemektedir.
Vahşi kapitalimin ve diğer küresel sömürü düzenlerinin sayesinde son nefesini vermek üzere olan insanlığa bizde rahmetli Celal Mısır Hoca gibi ey falan filan kişiler;
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de” mi diyelim… Her şeye rağmen krizlere çare arayanlar, iktisadi problemlere çözüm arayanlar, eğer samimi iseler; “Milli Ekonomi Modeli” de modelin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş da uzakta değil hemen yanı başınızdadır.
U.Kepekçi-TUNALIM

Continue Reading...

DEMOKRASİ ÜZERİNE

 

DEMOKRASİ BİR ÜLKEYE NASIL GELİR?

Zaman zaman ihmal göstersem de, aklıma gelen düşünceleri günü ve ayı ile defterime kaydeder, sonra bilgisayarıma, oradan da Internet siteme naklederim. Notlara konusuna göre belirli başlıklar koyarım ki, daha sonra ihtiyaç duyduğumda aynı konuda olanlara kolayca ulaşayım. Bugün sırası geldi, konu başlığım demokrasi… Notlarım 2009 yılına ait. Elimden geldiğince, “zülfüyâre az dokunanlar”ı seçtim. Öteden beri benimsediğim, savunduğum bir görüştür: Demokrasi bir ülkeye pat diye getirilebilecek bir rejim değildir. Getirildi diyelim, beraberinde tehlikeli sakıncalar da getirecek, büyük bedeller ödetecektir o ülkeye.

Çoğu zaman bir olgu (eylem, iş, politika, örgüt, rejim,…) tek başına fazla bir anlam ifade etmez. Onun, başka şeylerle bir arada gerçekleşmiş olması gerekir. Türkiye’de demokrasi rejimi örneğin… Bu rejim tek başına iyi işlemiyor. Onunla birlikte başka gelişmeler de sağlanmalıdır; sanayileşme, uluslaşma, üniversiteleşme gibi.

Bu görüşün pek çok kanıtı verilebilir, bir kanıtı da Davos toplantısında kendisini gösterdi.

Yukarda “pat diye gelen” demokrasinin, başka bir deyişle “çatkapı demokrasisi”nin sakıncaları vardır dedim. Bunlardan başta gelenlerden biri devlet yönetiminin deneyimsiz, ehliyetsiz politikacıların eline geçmesidir. Doğrudur, bu sakınca diğer rejimler için de geçerlidir. Ancak çatkapı demokrasisi de bundan masun değil.

Herkesin görebileceği bir gerçektir: Recep Tayyip Erdoğan devlet idaresinde çalışıp pişmeden, tam olgunlaşmadan gelmiştir başbakanlık makamına. Necmettin Erbakan’ın dinci partisinden İstanbul il başkanı iken, -çok az bir oy farkı ile-  belediye başkanı, birkaç yıl sonra milletvekili, ardından başbakan olmuştur. Neyin sayesinde? ABD’nin dayattığı “çatkapı demokrasisi” sayesinde! Peki liyakat? Bunu dert edinen mi var, yüzde şu kadar oy aldı ya, akan sular ânında duruyor; koca devlet gemisi, acemi midir, değil midir, gerekli bilgi ve yeteneklere sahip midir, hiç sorulmadan, heveslisinin insafına terk ediliveriyor.

İşte Davos’taki Gazze panelinde gördük. Sen orada Recep Tayyip Erdoğan değilsin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanısın. Bir arkadaş toplantısında istediğin gibi bağırır çağırırsın, öfkelenir, kapıyı vurup çıkabilirsin. Ama bütün dünyanın gözü önünde, köklü bir devletin başbakanı olarak o şekilde davranamazsın. Eğer bu davranış hükümetin genel bir eğilim değişikliği olsaydı, bir dereceye kadar katlanılabilir, ancak o da yok. Türkiye’ye döner dönmez İsrail ile iyi ilişkilerin devamından söz etmeye başladı hükümeti. Zaten bu İsrail meselesi de değil, asıl büyük oyuncu Amerika…

Yukarda “ABD’nin dayattığı demokrasi rejimi” dedim. Zaten ta İsmet Paşa zamanından beri, bu “çatkapı demokrasisi”nden asıl ABD yararlanıyor, Avrupa Birliği yararlanıyor, bir de onların aramızdaki işbirlikçileri…

İKİYÜZLÜLÜK

ABD olsun, AB üyesi hükümetler olsun, onları taklit eden AKP hükümetleri olsun, bunların hepsi kendi emelleri için yüksek değerleri araç olarak kullanıyorlar.

“Ergenekon” tertibi dolayısıyla, Hükümet sorumlularının ağzında hep aynı sakız: Herkes hukuka saygılı olmak zorunda.

Medyanın ağzında da aynı sakız: Herkes demokrasiye saygılı olmak zorunda.

Aydınlar geri durur mu: Herkes insan haklarına saygılı olmak zorunda.Oysa bunlar, kendileri; ne hukuka saygılılar, ne demokrasiye, ne insan haklarına!

Kendilerinin asıl yaptığı; söz konusu yüksek değerlerin arkasına sığınarak, o yüksek değerleri istismar ederek, kendi gizli ve iğrenç emellerini gerçekleştirmektir.

Dikkat edin, adı geçen odakların gösterdiği istikametteki her açılım, asıl emperyalist ve sömürgen dış ve iç güçlerin işine yarıyor.

Ancak bu ülkede namuslu insanlar, yurtsever aydınlar da var. Bu cephe şimdiye kadar sergiledikleri efendice tutum ve söylemleri artık bir tarafa bırakarak, üzerlerine atılmış saygı ağından sıyrılıp farklı, çok daha etkili, sonuç alıcı yollar denemeye başlamalıdır.

MEDYA VE DEMOKRASİ

Önce basında çıkan bir yazıdan bir paragraf okuyalım:

“Gürsel Tekin’in iflas feryadı!

İki gün önce yazdığımız “İstanbul Belediyesi Battı” başlıklı yazıma binaen yazının ertesinde CHP’nin İstanbul il başkanı Gürsel Tekin bey aradı ve şunları söyledi: ‘Sabahattin Bey yazdıklarınız tamamen doğru. Evet, İstanbul Belediyesi iflas etmenin ötesinde alenen batık haldedir. Dramatik olan bu durumun, Başkan Topbaş tarafından da kabullenilmesidir. Kadir Bey çok zorda olduklarını bir gazeteciye itiraf etmiş ve o gazeteci, itirafı teypten bizzat bana da dinletmiştir. Biz bu durumu, hiç abartmıyorum aylardır soluğumuz yettiğince yani avazımız çıktığı kadar feryat edip dillendiriyoruz ama medyada yer bulamıyoruz. Bazı medya grupları İstanbul Belediye Başkanı ile iç içedir, yani o medya gruplarının Belediye ile işleri var. Öyle olunca da Belediye ile ilgili olarak tek satır olsun olumsuz habere yer vermiyorlar.’” [Sabahattin Önkibar, Yeniçağ, 6.8.2009]

Ve bu medya grupları Türkiye’de demokrasi mücadelesinden söz edebiliyor!

Basın-yayının böylesine tekelleştiği bir ülkede demokrasinin gelişmesinden söz edilebilir mi? Onun için sık sık yazıyorum: Türkiye’de demokrasi var, ancak bu “dostlar alışverişte görsün” demokrasisi!…

Tıpkı Nasrettin hocanın dostlar alışverişte görsün diyerek, 5 paraya aldığı şeyi pazarda 2 paraya satması gibi…

Türkiye’deki demokrasi uygulaması ülkemize gerçekten büyük zararlar veriyor.

AMERİKA NEDEN “İLLE DEMOKRASİ” DİYE TUTTURUYOR?

Amerika dünyada demokrasinin bayraktarlığını yapıyor. Bu, demokrasi âşığı olduğundan mı? Hiç sanmıyorum; bundan başlıca iki fayda sağlıyor:

-Demokrasi yokluğunu bahane ederek diğer ülkelere müdahale ediyor, baskı yapıyor. O ülkeleri dilediği yönde kalıplıyor.

-“Demokrasi” rejimini dayattığı ülkelerde iktidara gelen kadroları kendi küresel çıkarları yönünde kalıplıyor. Onlara kendi çıkarlarına elverişli politikalar uygulatıyor. İktidara gelmesini sağladığı bu yönetimler de, halkın çıkarlarından çok, ABD’nin çıkarlarına hizmet ediyor. Bu yüzdendir ki rejimler gerçek demokrasi olmaktan çıkıyor.

“DEMOKRASİ”NİN SONUÇLARI

Neden iktidara gelen parti değiştikçe Amerika’da temel politik hedefler değişmiyor da Türkiye’de değişiyor? Türkiye’de demokrasi neden böyle bir sonuç veriyor da, orada vermiyor?

-ABD’de Bush gitti, Obama geldi.

-Türkiye’de Ecevit gitti, Recep Tayyip geldi.

Karşılaştırın bakalım, neler göreceksiniz:

-Amerika yine o eski Amerika…

-Türkiye ise, “tanınmaz halde!”

DEMOKRASİ MÜMKÜN MÜ?

“Dünya üç grup insandan oluşur: *İşleri yapan ve sonuçları ortaya çıkaran küçük ve seçkin grup;  *Olup biteni seyreden oldukça büyük bir diğer grup ve *Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam bir kalabalık”.

Muray Buttler adlı biri söylemiş bu anlamlı sözü.   Eğer gerçeği yansıtıyorsa -ki bence öyledir- o zaman demokrasiden en iyi sonuçları nasıl bekleyeceğiz?

Demokrasi rejiminin neden başarısız olduğunu da bu söz bize anlatmış olmuyor mu?
Kaynak:Prof. Dr. Cihan DURA-TUNALIM…

Continue Reading...

TURKIYE’DE DEMOKRASININ TARIHSEL GELISIMI

Asıl konuya geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin siyasal,
sosyal ve ekonomik durumuna çok kısa değinmek istiyorum.

Osmanlı Devleti, 1838’de İngiltere ve Belçika ile yaptığı Serbest Ticaret
Anlaşması ile Avrupa’nın açık pazarı haline geldi ve çöküş süreci başladı. Yine
1854 ve 1862 borçlanmaları, Tanzimat(1839) ve Islahat Ferman(1856)ları ile
Osmanlı Devleti yarı sömürge haline getirildi. Gümrüklerini Avrupa ile
belirlediği için de ipekli dokuma, el işçiliği ve atölye üretimine bağlı
sanayiler ve madencilik çöktü(Aydoğan, 2006).

“Duyun-u Umumiye” borçlarını ödeyebilmek için çıkarılan“Yabancıların Gayri
Menkul Edinmeleri” dair kanunla 1878’de, İzmir’deki tarım topraklarının tamamı
41 İngiliz tüccarın eline geçti(Kansu, 4.10.2004). Buna Batı Anadolu’da Rum,
Yahudi ve Ermenilerin aldıkları da eklenince 5-6 bin km karelik bir toprak,
yabancıların oldu(Özkaya, 2004). Sonuçta Sevr Anlaşması(1920) ile Osmanlı
Devleti parçalanarak Anadolu, İngiliz, Fransız ve Yunanlılar tarafından işgal
edildi. Atatürk’ün liderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı sonunda Anadolu’da T.C.
Devleti kuruldu.

1923-1950 Kuruluş ve CHP’nin Tek Partili İktidar Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son durumunu 1931 yılında İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey
şöyle değerlendirmiştir: “Bu memlekette bir zamanlar demiryolları, bankalar,
ticaret, sanayi, milli şirketlerin hisse senetleri hatta en iyi tarlalar ve
şehirlerdeki en iyi emlak, Türklerin değil yabancıların idi. Bu ülke tarihinde
milli iktisat kavranamamıştı.Milli ekonomiden bahsetmek bir zamanlar bir suç,
bir zamanlar da bir bilmeceden bahsetmek gibi bir şeydi”(Usiad, 26.11.2007:8-9).

İşte bu sebeple Atatürk, 1923’te “İzmir I.İktisat Kongresi”nin açılış
konuşmasında “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlığın olamayacağı”nı
söylemiştir(Aysan, 2000). 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası
uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır.
Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937
yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005).
Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C.,
bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı
ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra Atatürk’e, “Bizim sistemimiz
Amerikan demokrasisi mi, yoksa Sovyet Sosyalizmine mi benzeyecek?” diye
sorarlar. Atatürk buna şu cevabı verir: “Biz ikisine de benzemeyiz, biz
Türkiye’nin gerçeklerine benzeriz.”(Refiğ,2008).

Cumhuriyet döneminin ilk seçimleri 1923 yılında yapılmış ve II. T.B.M.M. 29 Ekim
1923’te Cumhuriyet ilanı ile birlikte çalışmalarına başlamıştır. 1924 yılında
Anayasa hazırlanmıştır.İkinci seçim 1927’de üçüncü seçim 1931 yıllarında
yapılmıştır(Öztekin,2001). Kadınlar, 1930’da belediye seçimlerine, 1933’te
muhtar ve köy heyetine, 1934 anayasa değişikliği ile milletvekili seçme ve
seçilme hakkına kavuştular. 1935’te yapılan milletvekili seçimlerinde meclise
18 kadın üye girdi(Ertuğrul,2008).

1930 yılında Türk Parası’nın Değerini Koruma Kanunu çıkarıldı(Ertuğrul, 2008).
Öte yandan Atatürk, Merkez Bankası kurulması konusunda görüşlerini almak üzere
Alman Merkez Bankacısı Dr. Schacht’ı ve yardımcısı Karl Müller’i ülkeye çağırır.
Onların bankanın kurulmasını erken olduğunu söylemelerine rağmen Atatürk, 30
Haziran 1930’da Merkez Bankası’nı kurar(Aysan,2000).

Atatürk döneminde kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası(1924) ile Serbest
Cumhuriyet Fırkası(1930)yöneticileri, liberal ekonomi taraftarı oldukları gibi
Atatürk’ün yaptıklarından rahatsız olmuşlardı Sonuçta bu partiler kısa sürede
kapandı(Aydoğan, 2006) ve çok partili hayat bu dönemde başarılı olamadı.

Dr.Cemil Koçak(2006), Atatürk’ün siyasi felsefesinin demokrasiye izin
vermediğini öne sürerken Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger(1986),
şunları yazar: “….Her totaliter partide, tek parti haline gelme eğilimi vardır.
Buna karşılık CHP, felsefesi ve yapısı bakımından gerçek anlamda totaliter
değildir. Bu partinin başta gelen özelliği, demokratik ideolojiye sahip
olmasıdır.”

1923-1938 yılları arasında Türkiye’deki sosyal ve ekonomik gelişmeleri şöyle
özetleyebiliriz: 1924 yılında ilk bütçe hazırlandı, dış borç alınmadığı gibi
Osmanlı’dan kalan Duyun-u Umumiye borçları ödendi ve kapitülasyonlara son
verildi. Köylüye toprak, makine, tohumluk dağıtıldı.Yüksek Ziraat enstitüsü
açıldı, Ziraat Bankası ile köylüye kredi verilmeye başlandı. Yeni demiryolları
yapılırken yabancıların elindeki demiryolları bedelleri ödenerek kamulaştırıldı.
Petrol, tuz, tütün, şeker, kibrit tekelleri devlet tekeli haline getirildi.
Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu. Dış ticaret devletleştirildi.
Azınlıklardan oluşan tüccarlara ağır vergiler getirildi. Vatandaşları okur-yazar
kılmak için millet mektepleri açıldı. Medeni kanun kabul edildi. Yeni Ticaret
Yasası kabul edildi ve çağdaş ticari kurumlar kuruldu. Ulusal bankacılık
geliştirilerek 40’tan fazla milli banka kuruldu. Türk tarih ve dil kurumları
oluşturuldu. Kabotaj hakkı millileştirildi. Aşiretlerin bir kısmının toprakları
kamulaştırılarak topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Enerji santralleri,
barajlar, şeker, çimento ve tekstil fabrikaları kuruldu.Yeni üniversiteler
açıldı. Madenler devletleştirildi. Ormanlar, göller kamulaştırılarak korumaya
alındı. Ayrılıkçı isyanlar bastırıldı. Karşılıksız para basılmadan denk bütçeler
yapıldı. Toprak envarteri çıkarılıp kadastro örgütü kuruldu.Radyo, telefon ve
telgraf işletmeleri kuruldu. Devlet posta örgütü yeniden kuruldu. Sığır vebası
ve şarbon hastalıklarına karşı aşılar bulunarak uygulandı. Hayvancılık
geliştirildi ve Tavukçuluk Enstitüsü kuruldu.Türkiye sivil havacılık alanında
inanılmaz başarılar elde etti ve 8 kişilik yolcu uçaklarını Danimarka’ya satmayı
başardı.1926 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı uçakların bakım ve
onarımlarını yapmak üzere Eskişehir’de bir Uçak Bakım Atölyesi açıldı(Aydoğan,
2006).

Bugün bu kuruluşlardan bazılarının kapatıldığını bazılarının ise özelleştirme
adı altında yabancılara satıldığını biliyoruz. Oysa bunlar, bir ülkenin ekonomik
bağımsızlığının temeli olan kuruluşlardır.

Atatürk, tam bağımsızlığı hedeflemişti. Ona göre tam bağımsızlık; ülkenin
siyasal, maliye, ekonomik, adalet, askerlik ve kültür gibi her alanda bağımsız
olması demekti(Arcayürek,2008). Fakat Atatürk’ten sonra gelen hemen bütün
iktidarlar, ülkenin çeşitli alanlardaki bağımsızlığını teker teker Batı’ya
teslim etmişlerdir.

Atatürk’ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü,
Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine
milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk, bağımsız bir
politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile
üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmıştır(Aydoğan,2006).

1939 seçimlerinde ilk defa bağımsızlara da aday olma hakkı tanınmıştır. Seçilen
423 milletvekilinin 13’nü kadınlar oluşturmuştur(Öztekin,2001).Bu seçimlerde
İnönü, Atatürk’ün arkadaşlarını listelere almazken Atatürk’e karşı olanların
tamamını milletvekili yaptı(Aydoğan,2006).Ayrıca Atatürk’ün subaylarını
emekliye ayırdı(Türköne, 2003).

1941 yılında Etimesgut’ta bir uçak fabrikası daha kuruldu. Ayrıca Türk Hava
Kurumu, 1946 yılında Gazi Çiftliğinde bir uçak motor fabrikası kurdu. Ancak bu
fabrika ABD’nin Türkiye’de etkisinin artması üzerine kapatılarak tarım araçları
yapan bir atölye haline getirildi(Aydoğan, 2006).

1942 yılında çıkarılan 4320 sayılı Seçim Yasası, her ilin bir seçim bölgesi
olmasını getirmişti. 1943 yılında yapılan genel seçimlerde C.H.P., tek parti
olarak seçimlere girmiştir. Bu seçim tek partili dönemin son
seçimleridir(Öztekin, 2001).

1942’de gazete ve dergilerdeki her türlü dini yayın yasaklanırken(Tanyu, 59-60),
1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları
açılmıştır(Lewis, 1984). Birbirine taban tabana zıt olan bu değişiklikte,
Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin
rolü olduğu söylenebilir.

Türkiye, 24 Ekim 1945’te kurulan B.M.’e üye olmuş ve yine aynı yıl ABD’nin
isteği üzerine çok partili hayata geçerek sayısını bilmediğimiz çok sayıda ikili
anlaşmayı A.B.D. ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca Türkiye, 100 milyon dolar
dış ticaret fazlasına sahipken 1947 yılında I.M.F. ve Dünya Bankasına üye
olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik
bağımsızlık kaybedilmeye başladı.

Türkiye hiçbir inceleme yapmadan 22 Nisan 1947’de ABD’nin Truman Doktrini, 4
Temmuz 1948’de Marshal Planı’na katıldı(Aydoğan,2006). Ayrıca 27 Aralık 1949
tarihli “Türkiye ve A.B.D. Hükümetleri Arasında Eğitim komisyonu Kurulması
Hakkındaki anlaşma”, Türk Milli Eğitimini, milli olmaktan uzaklaştırmış ve
tabir caizse planlı bir bozulmaya doğru yönlendirmiştir(Aydoğan, 2006).

Nitekim İnönü, Atatürk’ten sapmayı kendisi şöyle itiraf etmiştir: “ Demokratik
rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen
yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş
oluyorduk(Arcayürek, 2008).

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği kredi veya yardım
anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman üretimden uzak durmayı
içermesidir(Aydoğan, 2006).

1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Ord. Prof. Dr. Fuat
Köprülü tarafından D.P. kuruldu(Ertuğrul, 2008). D.P. Programı, Terakki Perver
Cumhuriyet Fırkası’nın hemen aynısı idi. Programın 20 ve 21. maddelerinde, yerel
yönetimlere yetki devri, 24. maddesi devletin küçültülmesi, 43. maddede
liberalizm, 48. maddede KİT satışları, 51. maddede devlet tekellerinin
özelleştirilmesi, 74. maddede ise iç ve dış borçlanma gerekliği
vurgulanıyordu(Aydoğan, 2006).

1945’ten sonra önerilen programların ortak özelliği ise Türkiye’de
sanayileşmenin önlenmesi ve Türkiye’nin kendi kaynaklarını değerlendirmemesi
idi. Kısacası Türkiye’den istenen devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi
yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesi
idi(Aydoğan, 2006).

1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ilkesine göre yapıldı. Seçimlere D.P.,
Çiftçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat Partisi ve Türkiye Sosyalist
Partisi girdi. C.H.P. 395, D.P.66, Bağımsızlar 4 sandalye kazandı(Ertuğrul,
2008).

Bu dönemde C.H.P. İktidarı’nın demokrasiye uymayan bir diğer icraatı ise Türkiye
Sosyal Demokrat Partisi’nin, 23 Mart 1946 tarihinde Hükümet tarafından
kapatılmasıdır(Arcayürek, 2008). Oysa daha sonraki yıllarda Sosyal Demokrasi,
C.H.P.’nin kendi ideolojisi haline gelecektir.

1946 seçimlerinde açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandığına göre seçim
sonuçlarına nasıl güvenilecektir? Nitekim D.P. bunu dile getirmiş fakat
sıkıyönetim sebebiyle eleştiri ve tartışmalar yasaklanmış ve bazı gazeteler
kapatılmıştır(Ertuğrul, 2008).

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli olurken İsmet
İnönü’ye kırgındı ve bu yüzden 1946 seçimlerinde D.P.’den bağımsız milletvekili
seçildi. Mayıs 1948’de Mareşal Fevzi Çakmak, Hikmet Bayur ve Osman Bölükbaşı’nın
içinde yer aldığı bir grup tarafından Millet Partisi kurularak hem C.H.P’ye hem
de D.P.ye karşı muhalefet yapmaya başladı(Ertuğrul, 2008).

Gerçek demokrasiye uygun olan gizli oy, açık tasnif sistemini getiren Seçim
Kanunu 9 Temmuz 1948 yılında Mecliste kabul edildi. Ancak yargı güvencesi
getirilmediği için 17 Kasım 1948’de yapılan milletvekili ara seçimlerine D.P.
katılmadı(Ertuğrul, 2008).

İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar
savunan,1937 yılına kadar Başbakan ve Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı
seçilen İnönü’nün, bu tarihten sonra yaptıklarına bir anlam verebilmek oldukça
zor olsa gerektir.

Demokrat Parti, 1950 yılında yapılacak seçimlerde çoğunluk sisteminden
vazgeçilip nisbi temsil usul ve yönteminin getirilmesini istedi(Arcayürek,
20008). Fakat çoğunluk sistemi ile yapılan seçimler, D.P.’yi büyük çoğunlukla
iktidara getirdi. Nitekim 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonunda oyların
%53.6’sını alan D.P. 408 milletvekili, oyların % 40’ını alan C.H.P. ise 69
milletvekili, oyların % 3’ünü alan M.P.1 milletvekili, bağımsızlar ise 9
milletvekili çıkardılar(Ertuğrul, 2008

1950-1960 Arası Dönem

1950’de D.P. iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir
tehdit durumunda ve çağrı üzerine A.B.D.’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi
verilmesine kadar götürmüştür. Yine D.P. İktidarı, orduda tasfiyelere girişerek
Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir(Aydoğan,2006).Buna karşılık 1951
yılında 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu çıkarıldı. Bu iki tutumun,
birbiriyle çeliştiği söylenebilir.

Bir partizanlık örneği olarak D.P., 1953’te tek parti döneminde haksız biçimde
elde edildiği gerekçesiyle C.H.P.’nin binalarına, yayın organı Ulus Gazetesi’nin
yönetim ve yayın tesislerine el koydu(Ertuğrul, 2008).

1954 yılında yapılan genel seçimlerde D.P. oyların % 58’ini alarak 488
milletvekili, C.H.P., oyların % 35’ini alarak 31 milletvekili, Cumhuriyetçi
Millet Partisi oyların yaklaşık % 5’ini alarak 5 milletvekili çıkardılar.
Bağımsızlar ise 2 sandalye kazandı(Ertuğrul, 2008).

Bu dönemde Türkiye 1952’de NATO’ya, 1960’da OECD’ye üye olmuştur. Ayrıca Fas,
Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye, bu ülkelerin değil
Batı’nın yanında yer aldı ve Süveyş Kanalını millileştiren Nasır’a karşı
İngiltere’yi destekledi.Yabancı sermayenin özendirilmesi için kapitülasyon
koşullarına benzeyen “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanununu
çıkarıldı, yoğun bir biçimde dış borç alındı. 1958 yılında dış borçlar ödenemez
duruma geldi ve % 320 oranında bir devalüasyon yapıldı (Aydoğan, 2006).

27 Ekim 1957’de yapılan seçimlerde D.P. oyların % 48’ini alarak 424 milletvekili
çıkardı. C.H.P. 178, C.M.P. 2, H.P.2 milletvekili kazandılar(Ertuğrul, 2008).

D.P. Programı özelleştirmeci olup K.İ.T.’lerin satışını amaç edinmesine rağmen
bunun tam tersini yaparak Türkiye Petrolleri A.Ş., Et ve Balık Kurumu, Devlet
Malzeme Ofisini kurmuş ve bu dönemde hiçbir özelleştirme yapılmamıştır(Dikbaş,
2005).

1959 yılında Londra ve Zürih anlaşmaları imzalanarak İngiltere, Yunanistan ve
Türkiye’nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. İşte bu anlaşmalara
dayanarak Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale edebilmiştir.

D.P., muhalefeti susturmak için Tedbirler Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla kurulan
Tahkikat Komisyonu, cumhuriyet savcısı, sorgu hakimi, adli ve askeri amirlere
verilen bütün yetkileri kendisinde topladı. Ayrıca her türlü yayını yasaklamaya,
matbaaları kapatmaya, her çeşit gösteri faaliyetleri için tedbir almaya yetkili
idi(Sertel, 2007). 19 Nisan 1960 tarihinde yaptığı konuşma sebebiyle İsmet
İnönü’ye 12 oturum meclisten çıkarılma cezası verildi. Aynı şekilde Tahkikat
Komisyonu, 23 Nisan 1960’da Fethi Çelikbaş ve Osman Bölükbaşı’ya T.B.M.M
oturumlarından uzaklaştırma cezası verdi(Ertuğrul,2008). D.P., bu tutumu ile
adeta 1960 darbesine davetiye çıkarmış oluyordu.

Prof. Taner Timur’2004)’e göre 1950-1960 döneminin temel tartışma ve mücadele
konusu, biçimsel özgürlüklerdi: Basın özgürlüğü, üniversite özerkliği,
mahkemelerin bağımsızlığı v.b. konular, örgütlü veya örgütsüz bütün muhalefetin
ve bütün mihrakların sloganları haline gelmişti. Hatta bu mücadele, basın
mensuplarına tanınacak ispat hakkı vesilesiyle D.P. saflarına da sirayet etmiş
onları da bölerek “Hürriyet Partisi”nin kurulmasına yol açmıştır.

1945-1960 arasındaki çok partili hayat, Türkiye’de beklenen demokrasiyi değil
halkın fırkalara bölünerek birbiriyle çatışmasını getirmişti. Çünkü ülke içinde
camiler, kahveler ve mahalleler ayrılmıştı. Gerçekten de ülkede tam bir
cepheleşme yaşandı. İktidar, üniversiteler, yargı ve basınla zıtlaştı. Ayrıca Bu
dönemde iktidar ve muhalefet arasında uzlaşmaya ve hoşgörüye dayanmayan tamamen
çatışmacı bir politika izlenmiştir. Nitekim Demokrat Parti, “vatan cephesi” diye
bir cephe kurmuş buraya girenler radyodan ilan edilmiştir.

Başbakan Adnan Menderes A.B.D.ye teslimiyet politikasının ülkeyi iyi bir noktaya
getirmediğini gördükten sonra Rusya ile ilişkileri geliştirmek üzere orayı
ziyaret için gerekli randevuları alır fakat ziyaretten 40 gün önce 27 Mayıs
Darbesi gerçekleşir(Bulut, 2.10.2008).

İnönü darbeden çok kısa bir süre önce D.P.lilere, “sizi ben bile kurtaramam”
derken darbeden haberdar olduğunu ima ediyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin
gerçekleşmesinde küçük burjuva kökenli asker-sivil aydınların ve onlara büyük
bir değer veren CHP’nin rolü inkar edilemez(Timur, 2004).

27 Mayıs 1960 günü Türk Ordusunun subaylarından oluşan Milli Birlik Komitesi,
ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamak ve kardeş kavgasını önlemek iddiasıyla
yönetime el koydu. Türkiye’de bazı aydınlar, İhtilalin içeriden kaynaklandığını
iddia etseler de Prof. Dr. Çetin Yetkin(2007), 27 Mayıs’ın NATO’nun güney
kanadını sağlama almak amacıyla Batı tarafından yaptırıldığını iddia eder.

1960-1971 Arası Dönem

29 Eylül 1960’da D.P. yasal süresi içinde kongresini toplayamadığı gerekçesiyle
kapatıldı(Ertuğurul,2008). Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri
Yassı Ada’da olağandışı mahkemelerde yargılandılar. Cumhurbaşkanı Bayar,
Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan idama
mahkum edildiler. Celal Bayar’ın yaşı ileri olduğu gerekçesiyle infaz edilmedi
fakat diğerleri asıldılar.

27 Mayıs Yönetimi, ordu içinde bir tasfiye hareketine girişerek 260 generalden
235’inin yanı sıra 5000 civarında subayı emekliye sevketti(Türköne,2003).

İdamlar ve D.P. taraftarlarının anayasa hazırlığına bile alınmaması(Timur,
2004), ihtilal yöneticilerinin ülkede birlik ve bütünlüğü sağlama iddialarının
aksine Türkiye’deki cepheleşmeyi derinleştirmiş böylece sonraki yıllarda mağdur
tarafın hep iktidar, karşı tarafın tabir caizse müzmin muhalefete mahkum
olmasına yol açmıştır.Belki de ihtilali gerçekleştiren irade, bunu amaçlamıştı.

15 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerde AP oyların %34.8, YTP % 13.7’sini, CHP
ise % 36.3’nü ve CKMP % 14 oy aldılar Buna göre CHP 173, AP 156, YTP 64, CKMP
ise 54 milletvekili kazandı(Öztekin, 2006).

Hak ve özgürlüklere geniş yer veren bir Anayasa 27 Mayıs 1961 tarihinde
Temsilciler meclisinden geçirildi ve yapılan halk oylamasında %39.6 hayır oyuna
karşılık %60.4 evet oyu ile kabul edildi. Bu anayasa yasama, yürütme ve yargıyı
üç eşit erk olarak kabul ediyordu. Yasama organını, Anayasa Mahkemesi’nin
denetimine tabi kılıyor, yürütmeyi bir yetki olarak değil bir görev olarak
tanımlıyordu. T.B.M.M. yanında Cumhuriyet Senatosunu da içine alan iki yapılı
bir meclise yer verildi. Planlı ekonomiye geçilerek Devlet Planlama Teşkilatı
kuruldu ve 5 yıllık kalkınma planları yapılması zorunlu hale getirildi(Ertuğrul,
2008).

1961 seçimlerinden sonra CHP-AP Koalisyonu, 1962’de CHP-YTP ve CKMP
Koalisyonu, 1963’te C.H.P. ve bağımsızlardan oluşan azınlık hükümetleri hep
İnönü’nün başbakanlığında kurulmuştur. İnönü’nün 12 Şubat 1965’te başbakanlıktan
istifa etmesi üzerine bağımsız senatör Suat Hayri Ürgüplü’nün başkanlığında bir
koalisyon hükümeti kuruldu. TBMM, kendisini yenilemek için genel seçimlerin
yapılmasına kararlaştırdı(Öztekin, 2001).

10 Ekim 1965 tarihinde yapılan seçimlerde A.P. oyların % 52.87’ini alarak 240
milletvekili, C.H.P. oyların % 28.75’ini alarak 134 milletvekili, Millet Partisi
% 6.26 oy alarak 31 milletvekili, Yeni Türkiye Partisi % 3.7 oy alarak 19
milletvekili, T.İ.P.% 2.97 oy alarak 14 milletvekili, Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi oyların %2.24’ünü alarak 11 milletvekili çıkardılar. Bağımsız 1
milletvekilliği seçildi(Ezherli, 1992).

1965 seçimlerinde AP tek başına iktidar oldu. Bu dönemde Rafineriler, boru
hatları, demir çelik tesisleri ve Keban Barajı yapıldı. Ayrıca Başbakan Demirel,
başta İskenderun Demir-Çelik olmak üzere İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir
Alüminyum Tesisleri, Bandırma Sülfirik Asit Fabrikası ve Artvin Yonga
Fabrikaları gibi 7 büyük sanayi tesisini kurmak için Batı’dan kredi istedi,
onların vermemesi üzerine Sovyetlerden bunu sağlayarak bu projeleri
gerçekleştirdi(Demirel, 2006).

1968’de Fransa’da başlayan öğrenci hareketleri Türkiye’ye de yayılmış ve toplumu
huzursuz eden terör olaylarına dönüşerek 12 Mart 1971 tarihindeki askeri
muhtıranın gerekçelerinden birisi olmuştur.

12 Ekim 1969 tarihinde yapılan seçimlerde A.P., oyların % 46.5’ini alarak 256
milletvekili, C.H.P. oyların % 27.3’ünü alarak 143 milletvekili çıkardı. Güven
partisi % 6.5 oyla 15 milletvekili, Birlik Partisi % 2.8 oyla 8 milletvekili
M.P. % 3.2 oyla ve Y.T.P % 2.1 oyla 6’ar milletvekili, T.İ.P. % 2.6 oyla 2,
M.H.P. % 3 oyla 1, bağımsızlar ise 13 sandalye kazandılar(Ertuğrul, 20008).

Seçim sonunda Demirel’in yeni hükümette Sadettin Bilgiç ekibinden kimseyi
almaması A.P. içinde tartışmalara yol açtı. Bunun üzerine A.P.den milletvekili
ve senatörlerden oluşan 72 kişi Başbakan Demirel’e bir muhtıra vererek
tarafsız davranmasını istediler. Buna verilen cevap, bazı milletvekili ve
senatörlerin partiden ihracı oldu. Bunun üzerine bu gruptan 41 milletvekili
muhalefetle birlikte bütçenin reddi yönünde(224 red, 214 kabul) oy kullandılar.
Bunun üzerine A.P. Sadettin Bilgiç başta olmak üzere 26 milletvekilini partiden
ihraç etti. Bu grup partiden istifa edenlerle birlikte sonradan Demokratik
Partiyi kurdular(Ertuğrul, 20008).

Daha önce Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan 1969
Odalar Birliği seçimlerinde Genel Başkan seçildi. Başbakan Süleyman Demirel
tarafından seçim sonucu kabul edilmediği için görevi bırakmak zorunda kaldı. Bu
arada A.P.den Konya’dan senatör adayı olmak istedi, bu isteği Süleyman Demirel
tarafından kabul edilmeyince Konya’dan bağımsız milletvekili seçildi ve Milli
Nizam Partisi’ne girerek Genel Başkan oldu(Ertuğrul, 20008).

12 Mart 1971 tarihinde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları Başbakan
Demirel’e muhtıra vererek hükümetin düşmesini yol açtılar.Prof Erol
Manisa’lı(10.8.2007)’ya göre 1961 Anayasası, bireysel ve toplumsal kalkınmayı
sağlayabilecek hukuki ve siyasi alt yapı getirmişti. Bu Petkim’den demir-çeliğe,
Aselsandan gemi ve vagon sanayine kadar büyük gelişmelere yol açtı. Batı bunu
kabul edemezdi, bu yüzden 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de Amerikancı
generallere darbe hazırlıkları yaptırıldı.

Bununla yetinilmeyip bürokrasiye de hakim olunmaya çalışıldığı görülmektedir.
Örneğin 1968 yılında Ankara’ya gelen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda
şunları yazıyordu: “20 yıldır Türkiye’de faaliyette bulunan AİD(Amerikan Yardım
Teşkilatı), meyvelerini vermeye başlamıştır.Türkiye’de önemli makamlarda
Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık veya K.İ.T. nerede
ise kalmamıştır. Genel müdürlük ve müsteşarlık gibi makamlara ve daha büyük
görevlere kısa sürede geçebilirler(Aydoğan,2006).

1971-1980 Arası Toplumsal Kargaşa Dönemi

Muhtıradan kısa bir süre sonra Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli
Nizam Partisi, 21 Mayıs 1971 tarihinde laikliğe aykırı çalışmalar yaptığı
gerekçesiyle ve Türkiye İşçi Partisi ise 20 Temmuz 1971 tarihinde bölücülük
yaptığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı(Ertuğrul, 20008).

1971-1972 yılları arasında CHP’li Nihat Erim Başkanlığında iki koalisyon
hükümeti kuruldu. Askeri müdahaleye İnönü taraftar iken Ecevit karşı
çıkmıştır(Timur,2004). 1972 yılında CHP’de Ecevit’in Genel Başkan seçilmesi,
CHP’nin de parçalanmasına yol açtı ve bu parti içinden Turhan Feyzioğlu’nun
Genel Başkanı olduğu Güven Partisi çıktı(Öztekin, 2001).

14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde C.H.P. oyların %33’ünü alarak 185
milletvekili, A.P. %30’unu alarak 149 milletvekili kazandı. D.P. ise %11.9 oyla
45 milletvekili, Necmettin Erbakan’ın Başkanı olduğu M.S.P. %11.8 oyla 48
milletvekili çıkardılar. Feyzioğlu’nun C.G.P. 13, Türkeş’in M.H.P. 3, Mustafa
Timisi’nin Genel Başkanı olduğu Türkiye Birlik Partisi 1 milletvekili kazandı.
Ayrıca meclise 6 bağımsız milletvekili girdi(Ertuğrul, 20008).

Seçimler sonunda C.H.P.-M.S.P. Koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu dönemde Türk
ordusu tarafından Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirildi. Bunun sonunda adanın
Kuzeyine Güneydeki Türkler göç etti ve böylece Kıbrıs Türk ve Rumlardan oluşan
iki kesimli hale geldi. Başbakan Ecevit, hem harekatın sonuçlarını oya
dönüştürmek hem de koalisyon ortağı M.S.P. ile düştüğü anlaşmazlık sebebiyle
istifa edince 1973’te A.P.-M.S.P.-M.H.P. ve C.G.P.’den oluşan I. Milliyetçi
Cephe Hükümeti kuruldu(Öztekin, 2001).

5 Haziran 1977 tarihinde yapılan seçimler sonunda C.H.P., oyların %41’ini alarak
213 milletvekili, A.P. %36.9 oy alarak 189 milletvekili çıkardı. Bunun dışında
M.S.P. 24, M.H.P. 16, C.G.P. 3. D.P. 1 ve bağımsızlar 4 milletvekilliği
kazandı(Ertuğrul, 2008).

1977 seçimlerinden sonra AP-MSP-MHP’den oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti
kuruldu.1978’de CHP ve bağımsızlardan oluşan Hükümet, Ecevit’in Başbakanlığında
kuruldu.1979 ara seçimlerinin sonunda Demirel, AP ve bağımsızlardan oluşan
azınlık hükümetini kurdu(Öztekin, 2001).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları, Türkiye ekonomisi için bir dönüm
noktasıdır. Çünkü bu kararlar ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli
hedefleri bıraktı. Ayrıca TL’nin değer kaybetmesi, ithalatın
serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin
kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın etkisi kısa sürede kendisini göstermiş,
1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan,
2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren
Başbakan Demirel ile D.P.T. Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Başbakan Demirel, azınlık hükümeti ile ülkeyi idare etmeye çalışırken yine
anarşik olaylar büyük boyutlara ulaştı. Üstelik Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün
görev süresi 22 Mart 1980 tarihinde sona ermiş fakat mevcut partiler bir aday
üzerinde anlaşarak Cumhurbaşkanını seçemediler.Bu durum 12 Eylül 1980 Askeri
Darbesi’nin gerekçelerini oluşturmuştur.

Prof. Manisalı(6.3.2006)’ya göre 24 Ocak kararlarının uygulanması sağlamak için
ABD’nin isteği doğrultusunda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yapıldı. Darbeci
generaller, 1982 Anayasasını getirerek 1961 Anayasasının sağladığı sosyal
devlet, planlı kalkınma ve sanayileşmeyi rafa kaldırdılar.

1980 Sonrası Liberalleşme ve Türkiye’nin Batı Güdümüne Girme Dönemi

12 Eylül 1980’de M.G.K. yönetime el koydu. Bunu hem ABD ve İngiltere hem de AB
tasvip etmiştir. Nitekim CİA İstasyon Şefi Paul Henze, “Bizim oğlanlar bu işi
başardı” demiştir. M.G.K.’nun yönetime el koymasıyla bütün partiler kapatıldı ve
yöneticileri tutuklanarak Zincirbozan’da ikamete mecbur edildiler. Dernekler
kapatılarak başkanları tutuklandılar. Türkiye’de bütün özgürlükler askıya
alındı.Yaklaşık 100 bin kişi gözaltına alınıp işkenceden geçirildi. 171 genç
işkence sonucu öldürüldü(Soydan, Erboz, 2007).

Darbe, Batı tarafından desteklendiği için A.B. bu süre içinde Türkiye’ye karşı
hiçbir yaptırımda bulunmadı(Aydoğan, 2006). 1982 yılında yeni anayasa yapılarak
1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı. Bu anayasada darbecilere yaptıklarından
dolayı dava açılamayacağı ifadesi de yer aldı.

6 Kasım 1983’te yapılan seçimler sonunda ANAP’si oyların % 45.15’ini alarak 211,
Halkçı Parti ise oyların %30.46’ını alarak 117 milletvekili çıkardılar. Turgut
Sunalp’ın Milliyetçi Demokrat Partisi ise oyların %23.27’ini alarak 71
milletvekilliği kazandı(Ezherli,1992).

Askeri yönetim döneminde Başbakan Yardımcısı olan Turgut Özal, 1983 seçimlerini
ANAP’ın kazanması üzerine genel başkan sıfatıyla Başbakanlığa atandı.

Halkçı Parti Kongresinde Necdet Calp Genel Başkanlığı, Aydın Güven Gürkan’a,
MDP’de ise Turgut Sunalp Genel Başkanlığı, Ülkü Söylemezoğlu’na bıraktı. 1983
Kasımında H.P. ile SODEP birleşerek S.H.P. adını aldı. Genel Başkan Aydın Güven
Gürkan görevden ayrıldı ve yerine Erdal İnönü geldi. Kasım 1985’te Rahşan Ecevit
tarafından Demokratik Sol Parti kuruldu(Ertuğrul, 2008).

1985’te İstanbul’da Menkul Kıymetler Borsası kuruldu ve 1990’larda Özel TV.
Kanalları açıldı. Dış güçler, 2000 ve 2001 yıllarında borsada kriz yaratarak
Türk ekonomisini çökerttikleri gibi özel T.V.lerle Türk milletine karşı 24 saat
psikolojik savaş yapmaktadırlar. Nitekim yakın geçmişte Yunanlı bir bakan, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ve Genel Kurmay Başkanına hakarete varan sözler sarfetmiş
buna Türkiye’de özel bir kanal uzun uzun yer vermiştir. Böyle bir şeyin
Yunanistan’da ve hatta gerçek anlamda devlet sayılan hiçbir ülkede olması mümkün
değildir. Nitekim Rusya-Gürcistan çatışmasında Rus medyasının tamamı Rusya’yı
desteklemiştir.

Halbuki çok uluslu şirketler, özel TV kanalları ve İstanbul Menkul Kıymetler
Borsasını kullanarak Türkiye’de kargaşa yaratabilir ve isterlerse hükümetleri
bile düşürebilirler. Ayrıca borsa yoluyla gelen sıcak para, dünyanın başka
ülkelerinde 30-40 yılda kazanacağı parayı Türkiye’de bir yılda
kazanabilmektedir. Bu depedüz Türkiye’nin soyulması değil midir?

14 Nisan 1987’de AET tam üyelik için Özal başvurdu, AET üyelik başvurusunu
reddetti ve Türkiye’nin tam üyelik konusunu birliğin gündeminden çıkardı. Buna
karşılık Başbakan Turgut Özal, “Türkiye Avrupa Birliğine alınmasa da Gümrük
Birliğine gireceğiz” dedi(Aydoğan, 2006). Nitekim A.B. ile Gümrük Birliği
Anlaşması 1995 yılında imzalandı.

Atatürk’le başlayan Türkiye’nin sanayileşmesi, özelleştirme iddiasıyla iktidara
gelen Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetleri dönemlerinde de
sürdürülmüştür. Özal döneminde ise ekonomi dışarıya açılmış, sanayi ürünlerinin
ihracatımız içindeki payı % 70’lere kadar çıkmıştır. Fakat bu dönemde sadece alt
yapı yatırımları ile iletişim alanında gelişmeler kaydedilmiş buna karşılık
ciddi sanayi yatırımları yapılmadığı gibi var olan kamu ekonomi kuruluşları da
özelleştirilmeye başlanmıştır.

Prof. Taner Timur(2004)’a göre Özal, bir reformcu olarak görünmesine rağmen hem
kapitalist sistemi hem de Türk İktisat Tarihini doğru dürüst inceleyememesi,
mühendis mantığı ve yüzeysel okumaları, Türkiye gibi çok karmaşık bir yapı ve
tarihe sahip bir ülkedeki köklü değişiklikler için yetersizdi. Nitekim
iktidarının ilk yıllarında faiz serbestisi banker faciasıyla; dış ticaret
liberasyonu ise hayali ihracat soygunu ile sonuçlandı.

Özal’ın bir diğer özelliği M.S.P.den İzmir Senatör adayı olması ve liberal Batı
mandacısı II. Cumhuriyetçilere büyük destek sağlamasıdır(Kışlalı, 1994). Nitekim
liberal Prof. Mustafa Erdoğan(2001), Özal’ın, “düşünce ve girişim özgürlükleri
ile din ve vicdan özgürlüklerini ısrarla vurguladığı”nı yazar. Oysa Özal, 12
Eylül Yönetiminin siyasi yasaklı yaptığı Demirel’in affını mecliste kabul
ettirmeyerek referanduma götürmüş ve “ben onu toprağa gömdüm” diyebilmiştir.
Kendisini müsteşar yapan Demirel’e karşı olan vefasızlığını bir yana bıraksak
bile Demirel’in yasağının devamını istemesi, demokratik anlayışla nasıl
bağdaşmaktadır? Nitekim başta Süleyman Demirel olmak üzere diğer siyasilerin
affı, Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumda % 65 hayır oyu çıkmasıyla
gerçekleşebilmiştir(Timur,2004). Y.S.K.referandum kararını 12 Eylül 1987
tarihinde resmi gazetede yayımladı. Böylece Demirel D.Y.P., Ecevit, D.S.P.’nin
başına geçti(Ertuğrul,2008).

Referandum sonunda Özal baskın seçim kararı aldı. Bu arada milletvekili sayısını
400’den 450’ye çakardı. Seçim yasasını kendi çıkarlarına göre düzenledi ve ön
seçimi yasakladı. Anayasa mahkemesi ön seçim yasasını iptal edince seçim, 29
Kasım 1987 tarihinde yapıldı. Seçimler sonunda ANAP oyların %36.29’unu alarak
292 milletvekili, S.H.P. oyların %24.76’sını alarak 99 milletvekili, D.Y.P.ise
oyların %19.16’sını alarak 59 milletvekili çıkardı(Ezherli,1992).

9 Ağustos 1989’da Türk parasının kıymetini koruma kanununda bir değişiklik
yapılarak Türk lirası tamamen konvertıbl hale getirildi(Timur, 2004). Bu
kararla Türk parasının yerini dolar almış ve sonuçta bu, Türk ekonomisinin
çöküşündeki etkenlerden birisi olmuştur.

12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan Partiler Kanunu, liderlere büyük yetkiler
vererek milletvekili adaylarının tespitini onlara bırakmıştır. Bu kanunun ilk
uygulamasını Özal yaparak 1983 seçimlerinde partisinin adaylarını kendisi ve
çevresindeki birkaç kişi ile birlikte belirlemiştir.Bu şekilde Türkiye’de halka
dayalı demokrasi gitmiş yerine liderler demokrasisi dönemi başlamıştır. Böylece
Türkiye’yi yönlendirmek isteyen Batı için parti liderlerini kontrol edebildiği
takdirde bütün sorunlar çözülmüş oluyor.

12 Eylül yönetiminin yarattığı korku ve dehşet ile depolitizasyon ortamında
Özal, her türlü idealizmi yok ederek yerine yerleştirdiği çıkarcı ve köşe
dönmeci zihniyet, hayali ihracat ve yolsuzluk yapılmasına zemin hazırlamıştır.
Bunun daha sonraki yıllarda Türkiye’nin ahlaksal, siyasal ve ekonomik yönlerden
çökmesinde büyük rolü olsa gerektir.

Özal’ın üç beş eşkıya diyerek küçümsediği PKK terörü ile mücadele siyasetinin
sonuçlarını Emekli Albay Erdal Sarızeybek(2008), şöyle özetlemiştir: “ Güçlü bir
P.K.K. terör örgütü, otonom bir Barzani, terör baskısı ile sinmiş ve etnik
temelde ayrışmaya zorlanan bir toplum, uluslar arası bir Kürt sorunu, 100 milyon
dolarlık bir kayıp ve yüzlerce şehit.

Bu arada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin dolması sebebiyle
Başbakan Turgut Özal, 31 Ekim 1989’da T.B.M.M.de üçüncü tur seçimde Türkiye’nin
8. Cumhurbaşkanı seçildi(Ertuğrul, 2008). Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden
sonra ANAP Genel Başkanlığı’na seçilen Yıldım Akbulut Başbakan oldu.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimler sonunda oyların %27.3’ünü alan D.Y.P.
178 milletvekili, ANAP %24.01 oyla 115 milletvekili, S.H.P. %20.75 oy ile 88
milletvekili, D.S.P %10.25 oy alarak 7 milletvekili
çıkardılar(Ezherli,1992).Seçimlere R.P. ile giren M.Ç.P. ve I.D.P. birlikteliği
62 milletvekili çıkardı. Bunun 19’u M.Ç.P.’ye, 2’si I.D.P.’ye geçti. S.H.P.
milletvekillerinden 18’i H.E.P.’e geçti. Leyla Zana’nın Kürtçe yemin etmek
istemesi mecliste gerginlik yarattı(Ertuğrul,2008).

Seçimler sonunda Süleyman Demirel’in Başkanlığında D.Y.P. S.H.P. Koalisyon
Hükümeti kuruldu. 17 Nisan 1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü, yönetim
kadrosunda önemli değişikliklere sebep oldu. 16 Mayıs 1993’te Demirel’in
Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine D.Y.P. Genel Başkanlığı’na gelen Tansu Çiller
başbakan oldu. Kabine’de Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Erdal
İnönü’nün görevinden ayrılması üzerine Genel Başkanlık ve Dışişleri Bakanlığına
Murat Karayalçın geldi(Ertuğrul,2008).

D.Y.P.-S.H.P. döneminde 6 Mart 1995’de Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği
Anlaşması imzalandı.Prof. Manisalı(10.8.2007)’ya göre, “bu bir sivil darbedir.”
Çünkü T.C., Gümrük Birliği ile 10 yıl içinde yaklaşık 100 milyar dolar dış
ticaret açığı vermiştir.”

Ayrıca A.B., Türkiye’den Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Doğu’da bir Kürt
devleti’nin kurulması, boğazlar ile Dicle ve Fırat sularının uluslar arası bir
kurul tarafından yönetilmesi gibi Sevr Anlaşması’nı çağrıştıran taleplerde
bulunabilmektedir. Buna rağmen AB’den proje veya Soros’tan maaş alan bazı sözde
aydınlar, medyada sürekli olarak A.B.’nin Türkiye için gerekli ve vazgeçilmez
olduğunu söylemektedirler.

3 Temmuz 1992’de 12 Eylül yönetiminin kapattığı partiler yeniden açıldı.
C.H.P.’in Genel başkanlığı’na Deniz Baykal seçildi. Uzun görüşmeler ve
pazarlıklardan sonra T.B.M.M.’deki sol partilerden S.H.P. C.H.P.’ye katıldı ve
Hikmet Çetin Genel Başkan oldu. 9 Eylül 1995’te C.H.P. kurultayında Deniz
Baykal, Genel Başkan oldu ve hükümetten çekildi. Baykal erken genel seçim koşulu
ile Çiller ile koalisyon kurmayı kabul etti(Ertuğrul,2008).

1995 seçimleri sonunda oyların % 21.4’ünü alan R.P.158 milletvekili, ANAP %
19.65 oyla 132 milletvekili, D.Y.P. ise % 19.18 ile 135 milletvekili, % 14.6
oyla D.S.P. 76 milletvekili, C.H.P. ise % 10.7 ile 49 milletvekili
çıkardılar(Ertuğrul, 2008).

Seçimden sonra gerçekleşen kısa süreli ANAP-DYP Koalisyonundan ardından RP-DYP
koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu hükümet, denk bütçe yapma, havuz sistemini
getirme ve I.M.F.’den borç almama gibi Batı emperyalizmini kızdıracak işler
yaptı. Bu arada RP’li üyelerin tarikatlarla giriştiği ilişkiler, 28 Şubat 1997
tarihinde M.G.K.’da ele alındı(Türköne,2003). Bunun üzerine Başbakan Erbakan,
görevin ortağı Çilleri verilmesi için istifa etti. Fakat Cumhurbaşkanı Demirel,
görevi Çiller yerine ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi ve ANAP, D.S.P. ve
D.Y.P.den ayrılan D.T.P. tarafından bir koalisyon hükümeti kuruldu ve bu
hükümeti C.H.P. dışarıdan destekledi(Ertuğrul, 2008). Prof. Manisalı(24.9.2007),
dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın ABD’nin emrine uymadığı için radikal
İslamcı sayılıp 28 Şubat süreci ile tasfiye edildiğini yazar.

Bill Clinton, Mayıs 1997’de Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisini
imzaladı. Belgede bölgemiz ve Türkiye için şu ifadeler yer aldı: “ Kendi petrol
kaynaklarımız tükeneceğinden Türk cumhuriyetleri, Kafkaslar, İran, Kuzey Irak,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu kaynaklarına ulaşmak A.B.D.’nin yaşamsal çıkarlarından
birisidir.” Bunun üzerine Türk Genel Kurmayı, 1997’de Milli Askeri Strateji
Konsepti (MASK)ni değiştirdi. Bu konsepte, bölgenin bağımsızlığı, T.S.K.nin
modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların saptanması ve iyileştirilmesi
kararlaştırıldı. Kararların Brüksel ve Washington yerine Ankara’dan alınması
A.B.D.yi çok rahatsız etti(Bulut, 2008).

Gerek Refah-Yol Hükümeti’nin düşürülerek bundan sonraki iktidarlar döneminde
ekonominin dış dinamiklerle çökertilmesi ve bankaların içlerinin boşaltılması
gerekse günümüzde Türk Ordusu’nun Batı’nın hedefi haline gelmesinde bunun rolü
olsa gerektir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997’de Refah Partisi’nin laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılması için
Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve mahkeme bu partiyi 17 Ocak 1998 tarihinde
kapattı.Baykal seçimden önce hükümetin istifa etmesini şart koştu. 11 Ocak
1999’da Ecevit D.S.P. azınlık hükümetini kurdu(Ertuğrul, 2008).

18 Nisan 1999 seçimleri sonunda D.S.P. % 22.17 oyla 136. M.H.P. % 17.98 oyla
129, F.P. % 15.4 oyla 111, ANAP % 13.22 oyla 86, D.Y.P. 12.03 oyla 85
milletvekilliği kazandılar. T.B.M.M.’ne 3 bağımsız üye seçildi(Ertuğrul, 2008).

1999 seçimlerinden sonra RP’den milletvekili seçilen Merve Kavakçı, meclise
başörtüsü ile girmeye kalkıştı, buna izin verilmediği gibi A.B.D. vatandaşı
olduğu için milletvekilliği görevi sona erdirildi. Bu olay, RP’nin yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye bölünmesine daha sonra yenilikçilerin A.K.P.’yi kurmasına
yol açtı.

1999 seçimleri sonucunda DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan bir iktidar kuruldu. Bu
iktidar, Şeker Kanunu, Tütün Kanunu ve Tahkim Kanunu gibi Türk halkının
aleyhine fakat küresel sermayenin çıkarına uygun olan çok sayıda yasa
çıkarmasına rağmen ABD’nin ırak’a müdahalesine karşı çıktığı için 2000 ve 2001
yıllarında iki ekonomik kriz çıkartılmak suretiyle yıpratıldı. Sonuçta 2002’de
yapılan seçimlerde medya, krizin suçunu bunlara yüklediği için bu partiler,
meclis dışında kaldılar.

Bu krizin sebebi olarak M.G.K.’da Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit’in
tartışmaları gösterildi ise de gerçek sebep hükümeti düşürmekti. Krizden sonra
Kemal Derviş ABD’den getirilerek Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı.
Derviş, Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ilişkilerini devam
ettirmesi gerektiğini, ülkenin en büyük sorununun ise sürdürülebilir borç
olduğunu söylüyordu. Oysa Rusya, Malezya, Endonezya ve pek çok Güney Amerika
ülkesi bu kuruluşlarla ilişkilerini kopardıkları ve borçlanmayı bıraktıkları
için ekonomilerini düzeltmişlerdir.

Bu arada mevcut hükümetin düşürülmesi için dışarıdan bir manipülasyon
yapıldı.Şöyle ki, 2002 yılında Kemal Derviş Başbakan’ın haberi olmadan
yurtdışına çıktı ve dönüşünde İsmail Cem’in başını çektiği bir ekip D.S.P.’den
istifa ederek yeni bir parti kurmaya karar verdiler.Fakat bu gerçekleşmedi.
Bunun üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Ekim ayında erken genel
seçimlerin yapılması gerektiğini söyledi ve kısa süre sonra meclis erken seçim
kararı aldı.

Milli Görüş bundan sonra Fazilet Partisi’ni kurdu ve milletvekilleri bu partiye
geçti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 Mayıs 1999’da kapatılan bir partinin
devamı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açtı. Bu arada parti yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye ayrıldı. Yenilikçilerin lideri Abdullah Gül, Genel Başkan
Recai Kutan’a karşı aday olduysa da seçimi kaybetti. 22 Haziran 2001 tarihinde
laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri sebebiyle F.P. kapatıldı.21 Temmuz
2001’de Saadet Partisi kuruldu(Ertuğrul, 2008).Gelenekçiler bu partide kalırken
yenilikçiler A.K.P.yi kurdular ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan oldu.

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde oyların %34.2’sini alan A.K.P. 363
milletvekili kazanarak tek başına iktidara geldi. C.H.P. ise oyların % 19.4’ünü
alarak 177 milletvekili çıkardı. A.K.P. Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan,
siyasi yasaklı olduğu için Başbakanlık Cumhurbaşkanı tarafından Abdullah Gül’e
verildi. Fakat C.H.P.’nin destek olduğu bir anayasa değişikliğinin mecliste
kabul edilmesi ile siyasi yasağı kalkan Recep Tayyip Erdoğan, Siirt’teki
seçimlerin iptal edilmesi üzerine bu ilden milletvekili seçilerek Başbakan oldu.
Bu seçim sonucunda meclisteki sandalye dağılımı şöyle oldu: A.K.P. 365, C.H.P.
177,

TUNALIM–İbrahim Arslanoğlu

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

Continue Reading...

Türkiye’de Üniter yapı kolay kurulmadı

Üniter yapı kolay kurulmadı

Yeni anayasa tartışmaları konusunda dikkat çekici açıklamalar yapan Prof. Dr. Haydar Baş, yeni anayasada ‘Türk milleti sözcüğü yer almasın’ görüşünü, “Devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz” şeklinde değerlendirdi.

Son günlerde TÜSİAD’ın ortaya attığı anayasa taslağı üzerine başlayan tartışmalar konusunda çarpıcı açıklamalarda bulunan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, taslakta ifade edilen anayasada Türk milleti sözcüğü yer almasın görüşünü eleştirdi. “Devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz” diyen Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Yeni anasayada ‘Türk Milleti’ sözcüğü yer almayacakmış. Hangi millet sözcüğü yer alacak, kim adına bu anayasa yapılıyor onu da anlayabilmiş değilim. Devlet o kadar mühim değilmiş, bireyler mühimmiş. Tamam da kardeşim devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz. Sen bana bir yer göster ki orada aile, yok orada ordu yok, orada devlet yok. Millet var. Sen tarihi bilmiyorsun, geçmişini tanımıyorsun, insanlıktan haberin yok, ezbere konuşuyorsun. Onu dinleyen adam cebinde parası olduğu için bir şey zannediyor. Öyle şey olur mu? Sen bana bir tek millet göster ordusu yok, ailesi yok, devleti yok. Var mı? Buna sürü denir millet denmez. Böyle bir şey yok.”

Samimi değiller
“Memleketi bu kadar düşünüyorsanız Güneydoğu’da kaç tane işyeriniz var” diye soran Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Mademki bu memleketi bu kadar seviyorsun, kaç iş yeri açtın Güneydoğu’da? Söyle bakayım bana bir tane iş yerin var mı? Binlerce insan çalıştırıyorsun niye demedin ki 500 tanesini de Güneydoğu’da açacağım iş yerinde çalıştıracağım. O zaman sen samimi olabilirdin. Sen bozucu, yıkıcısın, sen samimi değilsin samimi olsan bunları söylemezsin. Birliğe beraberliğe dokunan her şey yapıldığı zaman kim ne derse desin, kasıtlı olsun veya olmasın bizim bunun ardından arayacağımız niyet samimiyetsizliktir. ‘Ama efendim o senin dediğin gibi değil’ beni ilgilendirmez. Şurada düğmeye bastığımda buradaki lambaların tamamı söner. ‘Ama efendim ben algılayamadım yanlışlıkla bastım’ demen bir şey değiştirmez. Bilerek bassan da söner, yanlışlıkla da bassan söner.”

Sonuç Türkiye’nin bölünmesidir
Kastın öyle olmasa bile sonucun ülkenin parçalanması olacağını söyleyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: ‘Kişi hürriyeti öne çıkacakmış, devletten bir şey olmazmış, o olsun da o olmasın’ böyle şey olmaz. Bunlar demagoji yapıyorlar, bunlar insanlığı bilmiyorlar, Sosyolojiyi bilmiyorlar, mantıktan haberleri yok, insanlık tarihinden haberleri yok kısaca ahkam kesiyorlar. Ben de bir şey söylüyorum; bunun altındaki niyet ülkenin parçalanmasıdır. Ama bunun kastı bu değildir. Sonuç budur. Onun kulvarından biz gidersek Türkiye’nin parçalanmasına, bölünmesine gideriz.”

Üniter yapı kolay kurulmadı
“Ülkenin bir üniter yapısı var, bu üniter yapı hangi zorluklarla vücuda geldiğini biliyor muyuz biz? Üniter yapı bütün devletlerin kavuşmak istediği en ideal sonuçtur” diye konuşan Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Federasyon; işin altından çıkamazsın, birisi sağa çeker birisi sola çeker küçük devletçikler bir araya gelip senatoyu kurarlar, başkan seçerler. Ama Türkiye’de durum böyle mi? Türk halkının birbirine olan husumeti, kavgası, düşmanlığı var mı? Bana söyleyebilir misiniz? Güneydoğu’da bu kadar terör olmasına rağmen Türk milletine düşman olduğunu kim iddia edebilir? Laz’a düşman olduğunu kim iddia edebilir? Boşnağa, Arap’a düşman olduğunu kim iddia edebilir? Kalkalım hepimiz Güneydoğu’ya gidelim, Diyarbakır’a gidelim. Birisi Türk’tür, birisi Arap’tır, birisi Boşnak’tır ama hepsi Türk vatandaşıdır. Bu kimliklerin hiç birisine orada zerre kadar dokunulmaz. Onların can emniyeti, namus emniyeti, mal emniyeti, din ve vicdan emniyeti o insanlar tarafından teminat altındadır. Dolmuşa bindirilmişler bir grubu devlete karşı çıkarmışlar, o halkın tamamının Türk insanına bakışı masumdur, Türk insanına yakındır, Türk insanıyla derdi problemi yoktur.”TUNALIM…

Continue Reading...

HADİSELERİ DOĞRU OKUYABİLMEK

 

Uğur Kepekçi Uğur Kepekçi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun Aziz Milleti, tarihinde hiç bu kadar sıkıntılı ve karmaşık bir hâl almamıştı. Dışta ve içte devletin resmi bir ideolojisi kalmamış, devleti devlet yapan, milleti millet yapan değerler yok olmuş, kırmızı çizgileri silinmiş, rotası şaşmış, küresel dalgalara teslim olarak batma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir vaziyet arz etmekteyiz. İşin en vahim tarafı, manzara böyle iken yaklaşan tehlikelerden çoğunluğun haberi yok, vatandaşlar sadece kendi gününü kurtarma sevdasına düşmüştür. Yöneticiler de tiyatro oynamakla meşgul…

Birileri görmezden gelse de son zamanlarda işler rayında yürümüyor. Demokratik açılım, anayasa değişiklikleri, yargı ve asker üzerinde oynanan oyunlar, seçim oyunları, sınav yolsuzlukları, BOP kapsamında bölgede üstlendiğimiz taşeronluk ve yansımaları, velhasıl tabir yerinde ise binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete doğru…

Milli ve dini bütünlüğümüz üzerinde oynanan oyunlar ve yapılan yanlışlar sayesinde milletimiz kendi içinde ayrışmış. Hem içerde hem dışarıda ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan bir görünüme düşmüşüz. Ne Türk dünyasında, ne İslam aleminde, Türkler artık güven vermiyor. Halklar, söylenenin aksine bize düşman kesilmektedir.

Milletimize yaraşan sağlam bir duruş sergileyemeyen ve küresel güçlerin taşeronluğuna soyunan teslimiyetçi bir zihniyetin sonu bu olsa gerektir…
Çevremizde cereyan eden hadiseleri doğru okuyabilmek için milli kimliğimizi iyi tespit etmek ve kendi değerlerimize uygun bir bakış sergilemek zorundayız.

Millet olmak, tarih sayfalarında asırlarca kalabilmek, her topluluğa nasip olmaz… Millet olmak, köklü bir inancı ve ondan esinlenen, sağlam bir kültürü gerektirir. Milletlerin sürekliliğini sağlamak için bu olmazsa olmaz şarttır…
Aranılan bu vasıfları üzerinde taşıyan, ender milletlerden biri ve en önemlisi Türk Milletidir…

Büyümüşüz, küçülmüşüz, yıkılmışız, dağılmışız amma, ne kadar olumsuz şartta olursak olalım, mutlaka tekrar ayağa kalkmasını bilmiş, “devlet-i ebed müddet” (devletin ilelebet payidar kalacağı) mantığını asla kaybetmemişizdir. Türkün tarihinde hemen her döneme bu mantık hâkim olmuş, bu büyük düşünüş, devletin sürekli ayakta kalmasını sağlayan büyük bir inanç halini almıştır…

İkinci dünya savaşıyla sıcak savaşların ağır faturasını ödeyen devletler, sömürge ve işgal fikriyatını soğuk savaşlara, masa başı entrikalarına taşımış ve şeytanca bir plan olarak da küreselleşme tuzağını oluşturmuşlardır. Küreselleşme mantığıyla “yenidünya düzeni” adı altında “dışı kalaylı, içi vayvaylı” barış ve hoşgörü yalanlarıyla insanları kandırarak tezgâhlar işletilmiş, devlet millet farkı gözetmeksizin herkesin barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceği, böylece dünya barışının sağlanacağı yalanı ortaya atılmıştır.

Ne var ki bu yöndeki çabalar ve atılan adımlar, güçlü ve zengin olan süper devletlerin menfaatleri doğrultusunda, güçsüz ama yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle bezenmiş devletlerin, köleleştirilme ve işgal planları bu çerçevede gerçekleştirilmiştir…

Milletimiz, küresel güçlerin oyununa gelerek, inanç ve kültür değerlerini göz ardı etmeye başlayınca, kırılma noktası burada gerçekleşmiştir. Milletimizin harcı olan bu değerler ihmal edilince, şu an yaşananlar mukadder hale gelmiştir. Milleti bir arada tutan değerler bir bir ortadan kalkmaya başlayınca, sağlam ve kalın bir halatın tel tel kopuşu, tel tel ayrışması gibi Milletimiz de çeşitli bahanelerle ayrışmaya başlamış, şu anki halimiz, küresel güçlerin istediği kıvamda, işgal ve sömürge olmaya hazırlanmaktadır…

İçerde ve dışarıda güçlü bir yapının oluşması için bölgemizde çözümün adresi olabilmek ve bu gidişe dur diyebilmek için birleştirici unsur olan “dini ve milli değerler” mutlaka dikkate alınmalıdır. Yoksa birleştiricisi, yapıştırıcısı olmayan hiçbir şeyi yan yana tutamazsınız. Fertler de böyledir, Milletler de böyledir…

Bu fikirler doğrultusunda Prof. Dr. Haydar Baş’ın; “Dini bütünlüğümüz milli bütünlüğümüzdür, Milli bütünlüğümüz dini bütünlüğümüzdür” tespitinin ne kadar büyük öneme haiz olduğunu daha iyi idrak etmekteyiz….U.Kepekçi-TUNALIM…
Continue Reading...

SOSYAL DEVLET,TERÖRÜ BİTİRİR

 
 

Terörü bitirecek yegane anlayışın ‘baba devlet’ anlayışı olduğuna dikkatleri çeken BTP Lideri, “Biz sosyal devlet projelerimizi hayata geçirdiğimizde devlet baba olacak ve artık evlatlarını dağa çıkarmayacak” dedi

Terörün vatandaşların içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan beslendiğini ve bundan dolayı tüm vatandaşların açlık, fakirlik ve muhtaçlıktan bir an önce kurtarılması gerektiğine işaret eden Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, terörün kökünün kazınması için “Baba Devlet” anlayışının hataya geçmesi gerektiğinin altını çizdi.

Konuşmasında Türkiye’yi tehdit eden projelere de değinen Prof. Dr. Baş Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) hedefini açıkladı. “BOP’un hedeflerinden birinin Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması olduğunun altını çizen Prof. Dr. Baş, “Bunu Kürt halkı mı istiyor? Hayır… Onların ilgisi yok… Batılı güçlerin asıl amacı 1980’dan önce yaptıkları gibi Türkiye’de iç savaşmak çıkartmaktır” dedi. Terörün kaynağının dışarıda olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Birileri bu topraklar üzerinde yaşayan insanları buradan çıkartmak istiyor. Niçin? “Biz bu topraklarda yaşayan insanları buradan çıkaracağız ve buraları kendimize vatan yapacağız” diyor. Bir tanesinin niyeti bu. Diğerinin niyeti ne? Bu coğrafyada senin rahatın olmaması lazım ki, iki yakan bir araya gelmesin ve kendisi için beklediği tehdit unsuru olmasın.”

Terörü yapılan yanlışlar azdırdı

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, sıfır terör ile iktidarı devralan hükümetin, sosyal ve dış politikadaki zaafiyetleri sebebiyle terörün azdığını belirterek, “Türk ekonomisini ayağa kaldıracak milli modeli ve yerli çözümü olmayanlar, yüce milletimizi can evinden vuran kanlı terörü besleyen devletlere ve küresel odaklara karşı milli duruş sergileyemezler. Bu sebeple Türk milletinin başının terör belasında kurtulması için, BTP’nin Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet projelerinin iktidar olmasının yanı sıra tam bir devlet kararlılığı şarttır. Terörün kökünü kazıyacak panzehir, BTP’nin sosyal projeleri ve devlet kararlılığıdır” dedi.

Eşkıyayı dağdan indirmek gerekli

“Ben Türk vatandaşıyım diyen herkes vatandaşlık maaşı alacak. Dağa çıkan eşkıya bu parayı almak için şehre inip, ‘Ben Türk vatandaşıyım’ der mi demez mi? diye soran ve “işte terör böyle çözülür. Terörü çözmek istiyorsan eşkıyayı aşağı indirip adam edeceksin”diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “insanlar kendi memleketlerinde geçimlerini sağlayabilmeli” şeklinde konuştu. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “İnsanımız gidip de parayı sadece İstanbul’da kazanmayacak veya Ankara’da kazanmayacak. Nerede kazanacak? Diyarbakır’da da kazanacak, Muş’ta da, Antep’te de kazanacak. İşte devlet, bu imkânları vatandaşının önüne koyabilen güçtür. Bunu yapabilen adama ne denir? Devlet adamı ve siyaset adamı denir. Bunu yapamayan adama da hiç bir şey denmez. Bu icraatlar ancak Milli Ekonomi Modeli’nde yer alan sosyal devlet projelerimizle hayata geçebilecektir. BTP iktidarı döneminde vatandaşlık maaşı, ev hanımlarına maaş ve çocuk maaşı gibi sosyal devlet projelerini devreye koyacağız. Bu şekilde devlet baba olacak ve evlatlarını dağa çıkarmayacak.”

Çocukları dağdan anaları indirecek

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş “BTP, Sosyal Devlet projeleri ve Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan kadın–erkek herkese bağlayacağı 500 TL’lik ‘vatandaşlık maaşı’ ile halkımızın tamamını kucaklayacaktır. Vatandaşlık maaşını alan halkımız, dağa çıkan teröristler kendi yakınları dahi olsa, onları “yediğimiz kabı kirletmeyin, doyduğumuz sofrayı devirmeyin…” diye ikaz ederek bizzat kendi elleriyle dağdan aşağıya indirecektir. Böylece devlet ile milletimizin arasına girmek isteyenlerin tezgâhları da bozulacaktır. BTP, Türk devletini hiçbir ecnebi devlet veya güce muhtaç kılmadan Milli Ekonomi Modeli ile kalkındıracağı için, terörü besleyen hiçbir devletin karşısında boynu bükük olmayacak, milli duruş ekseninde tam bir devlet kararlılığı ortaya konacaktır. İşte o zaman terör odakları da onları besleyen güçler de avuçlarını yalayacaktır” şeklinde konuştu.

TUNALIM

Continue Reading...

BÜLBÜL KAFESTE,KARGA BAĞLARDA

Gencturk
Binbir çeşit hile ve desiselerle, şeytana bile parmak ısırtacak kadar akıl almaz entrika ve iftiralarla bülbülü demir kafese hapsetmişsiniz, sonra da durup bahçelerden, bağlardan neden karga sesleri geliyor diye şikayet ediyorsunuz.
Bülbüller demir kafese hapsedilince meydanın kargalara kalacağını bilemiyorsanız cehaletinize yanın.
Aslanların demir kafeslere hapsedilmesi halinde meydanın çakallara ve tilkilere kalacağını kestiremiyorsanız idraksizliğinize yanın.
Hayatın her hangi bir alanında her hangi bir işi ehil olmayanlara vermeniz halinde o noktada kıyameti hazırladığınızı fark etmiyorsanız akıl kıtlığınıza yanın.
Kamuya ait, yani tüyü bitmemiş yetimlerin haklarının da içinde bulunduğu her hangi bir değeri, bir hazineyi, sorumlu olduğunuz makamda en az kendi öz malınız kadar korumuyor, kendi malınıza titrediğiniz kadar onun üstüne de titremiyorsanız, cehennem ateşinin üzerinde titreyeceğiniz günlere yanın.
Milletin yönetim emanetini üzerinize aldığınız halde, geçen süre içinde sizin servetinizin lahana misali katlanarak artmasına karşılık millet sürekli fakirleşmişse, siz kalınlaşmışsanız ve millet de günden güne incelmişse, sırtlandığınız kul haklarının ağırlığından burnunuzun üstüne sürüneceğiniz anlara yanın.
Velhasıl…
Bülbülün demir kafeslerde çürümesi için destek vermişseniz kulaklarınızın zarını patlatacak olan karga seslerinden şikayet hakkınız yoktur.
Sürekli kendi kasalarını ve keselerini düşünen bencil insanları seçip başınıza dikmişseniz, onları alkışlayıp şımarmışsanız, aç ve açıkta kalmaktan, işsiz ve aşsız kalmaktan şikayet etme hakkınızı kaybetmişsiniz demektir.
Tilkiyi kümese bekçi yapıp sonra da “ne oldu bu tavuklara” demek ne kadar akıllıca bir iştir?
A.Karaca-TUNALIM..

Continue Reading...

(ASRIN YALANI)

Yaşadığımız asrın “deccaliyet”(cilacılık-yalancılık) unsurlarına sahne olacağını ve tesirini giderek artırarak insanların adeta yalana teslim olacak bir hâl alacağını her fırsatta dile getirmeye çalışmaktayız. Bakın etrafınıza, bakın yaşadıklarınıza…
Dönünce evinize gün içinde karşılaştıklarınız olaylardaki yalanları sıralamaya kalkışsanız zannedersiniz ki o gün yalanla başlamış, yalanla devam etmiş ve yalanla sona ermiş…
Günün özetinin; “yalan” olduğunu görürsünüz.
Fertler arası ilişkilerdeki yalan, toplumlarda da yaygınlaşmış, devletler, milletler arası ilişkilerde de hâkim unsur olmuştur.

Mademki yaşadığımız asırda hâkim unsur yalandır, o zaman yalandan korunmanın yolu; yalanları tanımak ve yalanın panzehirini bulmaktır.
Asrın en büyük yalanlarından biri ekonomide faiz zincirinin devletlerin ve milletlerin boyunlarında bir ateş boyunduruk olarak kalması için uydurulanı; “karşılıksız basılan paranın enflasyonu artıracağı” yalanıdır.
Varlığını sürdürmek ve ekonomisini ayakta tutmak için fertten topluma herkesin paraya ihtiyacı olacağı kesin bir hükümdür. Her türlü hizmetin elde edilmesi için bir mübadele aracına ihtiyaç vardır ve onunda en kolay olanı paradır. Piyasada alınacak mal ve hizmetin karşılığında ihtiyaç olan para her ülkenin kendi insiyatifinde ve belli bir ölçü dâhilinde olması gerekirken, süper devletlerin uydurdukları bir yalanla para basma ve paranın dolaşımı, onların insiyatifine geçmiştir. Kurulan bu yalan tuzağında kendi ülkelerinde ve pazar buldukları ülkelere faiz olarak borç verebilmek için ölçüsüz ve karşılıksız para basarak adeta para imparatorluğu kurmuşlardır.

İhtiyaç sahiplerine faizli para vermek ve onları boyundurukları altına almak için kurulan bu tuzak, uluslararası para fonu adını almıştır. Kısaca hafızalarımıza IMF olarak kazınan bu yalancılar ve faizciler güruhu ülkelere para satarak ülkeler üzerinde hâkim unsur haline geçmektedirler. Para satmak için uydurdukları yalana; (“para basarsanız enflasyon artar”) ekonomistinden esnafına, sanayicisinden siyasetçisine, avamından Profesörüne, hemen herkes inandırılmış, bu söz hemen herkesin ağzında sakız hâlini almıştır. Karşılıktan anladıklarının ne olduğunu da sorsanız kaç kişi bilir Allah aşkına…

Asrın yalanına asrın bilge insanı Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli ile cevap vererek adeta insanlığı bu yalandan kurtarmanın yolunu, akılcı ve ilmi teorilere dayanarak ortaya koymuştur. Modelinde; bir ülkenin ihtiyacı olan parayı kendi merkez bankaları aracılığıyla basması gerektiğine işaret etmiştir. Böylece hem maliyetsiz (faizsiz) para elde edeceğini hem de uluslar arası sözleşmelerden doğan hak olan senyoraj (paranın üretim maliyeti ile kendi üzerindeki yazılı değer arsındaki fark) hakkını kullanarak da başlı başına bir gelir elde edeceğini haber vermiştir.

Ülkelerin emisyonda dolaşacak paralarının miktarını ayarlayan IMF, eksik kalan kısmını da faizli yabancı para ile karşılamaktadır. IMF nin bu yalanını çarpıcı bir ifade ile bozan Sayın Baş, her fırsatta “bu ne biçim enflasyon ki Türk parasını görünce azıyor, faizli yabancı parayı görünce sakinleşiyor. Eğer dolaşımdaki para ihtiyaçsa biz neden başkasının faizli borçlarına mahkûm olalım. Basarız kendi paramızı, böylece hem faizden, hem borçtan kurtuluruz.
Bu model sadece bizim değil bütün sömürülen ve borç batağında boğulmaya çalışılan devletlerin milletlerin de kurtuluşudur.” İfadelerini kullanmıştır.

Ben ne diyeyim şimdi değerli dostlar, Sayın Baş, senelerdir söyleye söyleye adeta dilinde tüy bitti. Sizde gittiniz IMF cileri işbaşına getirdiniz. Şimdi de IMF den dert yanıyorsunuz.
Asrın yalanından kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman asrın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş’a kulak verin, gönül verin, destek verin.

Tunalım..

TUNALIM…

Continue Reading...
  • Calendar
    January 2012
    M T W T F S S
    « Apr    
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  
  • Milli Ekonomi Modeli

  • Pages
  • Slideshow
    Get the Flash Player to see the slideshow.
  • Twiiter
  • Delicious

  • Archives
  • Categories
  • Meta