20
HOŞGELDİNİZ(welcome)

![]() |
Yeni yılın sağlık, mutluluk, başarı, ve huzur getirmesi dilekleriyle..
|
HELLO MY FRIEND,WELCOME MY TO BLOG… |
T U N A L I M 
Mehmet Tunabaş:BTP Biga İlçe Başkanı….
http://www.google.com/sky/ (GOOGLE SKAY ile uzayı izleyin)
20
Ekonomik kriz mi geliyor?
Ekonomik kriz kapıda görünüyor
Küresel ekonomik kriz dünyayı sarmışken başbakan Erdoğan açık ve net konuşmuştu: “Bize etkisi olmadı. Teğet geçti!”
“Var olan kriz” teğet geçmişti.
Şimdi ise şöyle diyor başbakan:
“Batıda, Avrupa’da kriz olabilir ama biz hazırlıklıyız. Daha önce teğet geçecek dedim şimdi teğet geçeceğe benzemiyor.”
Sadece başbakan değil başta Mehmet Şimşek olmak üzere ekonomi yönetimine yön verenler de koro halinde “kriz geliyor kriz” diye türkü tutturdular.
Garip değil mi: Şu anda Avrupa’da bir ekonomik kriz yok ama olmayan kriz eğer meydana gelirse bizi de teğet geçmeyecek!
Oysa “olan” küresel ekonomik kriz bizi teğet geçmişti.
Nasıl mı oluyor bu çelişki?
Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor. Türkiye çok ciddi bir krizin eşiğine doğru yuvarlanıyor. Buna da bir kılıf arıyorlar: Bakın işte Avrupa’da kriz var! Pardon! Kriz olacak! Avrupa’da meydana gelecek kriz bizi de vuracak!
Oysa Türkiye’ye telaş yaratan ekonomik tablonun sebebi Avrupa değil.
Bir: 12 Haziran seçimlerini kazanmak için bütçenin delik deşik edilmesi.
İki: Cari açığın Cumhuriyet tarihinin en büyük rekoruna ulaşması.
Üç: Ekonomideki göreceli rahatlığın sadece düşük tutulan döviz kuruna bağlı olması ve dövizin patlaması ile rehavetin de doğal olarak patlaması krizin, bağıra çağıra “geliyorum” demesinin doğal sebepleri.
Bakın kısa süre önce ne yazmıştık:
“BDDK tarafından yapılan açıklamada vatandaşın bankalara olan borçlarındaki artışa dikkat çekilerek alınacak bir dizi tedbirden bahsedildi. Cari açıktaki endişe verici artışın da ekonomi yönetimini hayli rahatsız ettiği gözleniyor.
Demek isterim ki bizim çok uzman ekonomi yöneticileri uygulayacakları yeni dönem kemer sıkma politikalarını Yunanistan krizine bağlayacaklar.
Yunanistan’da pişip bize düşecek.
“Ne yapalım, Yunanistan’da kriz var, bizi etkilemesi doğal” safsatasına inanacak o kadar çok insan var ki bu ülkede.”(24..06.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
“Cari açık cart dedi” başlıklı yazımızda da şunları yazmıştık:
“Seçimlerden sonra ekonominin durumuna dair en felaket dolu veri, cari açıkla ilgili geldi. Nisan ayında cari işlemler açığı 7. 68 milyar dolar oldu.
TUİK’in açıkladığı bilgilere göre Türkiye’nin cari işlemler hesabı açığı, yılın ilk 4 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 113,82 artarak, 29 milyar 642 milyon dolar oldu. Yıllıklandırılmış cari açık ise Nisan sonu itibariyle 63.4 milyar dolar.
Bu ne anlama geliyor?
Bu şu anlama geliyor: Türkiye’de ithal mallar yerli mallardan çok kullanılıyor. Türkiye’ye giren dövizden fazla döviz çıkıyor. Cari açığın sürekli artması çok ciddi bir tehlike. Her ne kadar bazıları, önemli olanın cari açığın finanse edilebilirliği olduğunu söylüyorlarsa da Türkiye açısından böyle bir durum yok. Kaynağı belli olmayan paralarla bugüne kadar durumu idare etmeye çalışanlar şimdi panik içinde.
1994 ve 2000 yılındaki krizlerin çok daha katmerlisini ekonomik verileri önümüzde.
Daha fazla gizlemelerine imkân yok. (04.07.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
Olay budur yani!
M.Bayraktar-TUNALIM…
Daha önceki krizi teğet geçti diye millete yutturanlar bu sefer mızrağı çuvalda gizleyemeyeceklerini anlamış olacaklar ki; “kriz geliyor, aman kimse borçlanmasın, kimse gücünden fazla harcama yapmasın” demeye başladılar. Önceleri bazı bakanlar “cari açık bizi etkilemez” diye biraz masal anlatmaya kalkıştılar. Ekonomiden anlayan bazı ilim adamları, canı yanacak sanayiciler ve finans sektöründe bulunan yetkili ağızlar bu sefer işin çok ciddi olduğunu dillendirmeye başlayınca, başladılar hep bir ağızdan “kriz geliyor kriz” şarkılarını söylemeye…
“Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ı dinleme ya da bu eserleri okuma fırsatı bulanlar için bu ve benzeri krizler aslında hiç de sürpriz değildir. Çünkü, Sayın Baş en az 15 senedir kapitalizmin vahşi yüzünü ve yakında bu düzen sayesinde dünyanın büyük krizler yaşayacağını söylemektedir. Çözüm için de mutlaka dünyanın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerini uygulamak zorunda olduğunu söylemektedir.
Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, sezmeyen kalplere; görmesi, duyması ve sezmesi için bütün yollar denenmesine, düzenlenen 7 uluslar arası kongreye rağmen, bir türlü anlamak istemeyen milletimize söylenecek söz kalmadı ama gel gör ki batan gemide bizde varız…
Divan Edebiyatı’nın büyük şairi Fuzuli’nin güzel bir sözü vardır; “Söylesem, tesiri yok; sussam gönül razı değil” diye…
Zaman oluyor, bırakın yazı yazmayı; bilgisayarın karşısına geçmeyi bile canımız istemiyor. Zaman oluyor, kalbimizdeki duyguları yazıyoruz, tekrar silip; “Söylesem, tesiri yok” düşüncesine kapılıp; vazgeçiyoruz.
Zaman oluyor, düşüncelerimiz kalbimizde bir yara halini alıyor. Gönlümüz yanardağ misali kaynayıp duruyor. Zaman oluyor, gönül derinliklerinden bir ses; “Tesiri olmasa bile yaz; susmak gönül için ziyandır, bu haline razı değilim” diyor. Bakıyoruz ki; “Sussam, gönül razı değil.” Başlıyorsunuz; konuşmaya, yazmaya… Şimdi benim üzerinde özellikle durmak istediğim şudur. Yıllardır kapitalizmin vahşi yüzünü ortaya koymalarına ve artık bu düzenle yola devam edilemeyeceğini gören, yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç olduğunu dile getiren, ancak çözüm adına ciddi bir adım atamayan dünya insanlığının korkunç bir kör inadı ya da kötü niyeti ile karşı karşıyayız.
Gözlerinin önünde duran Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” görmezlikten geliniyor. 7 tane uluslararası kongrede tartışılan, Rusya’dan Çine, Almanya’dan İtalya’ya, 150 ülkede ucundan bucağından kırparak da olsa uygulanmak durumunda olan Modelin sahibini ve modeli duymamak mümkün değil ama bir türlü adını söylemekten imtina edilmektedir. Bu ne inattır bilinmez… Ya da nasipsizlik midir nedir? Rahmetli Celal Mısır Hocamız bir hadise anlatmıştı. O aklıma geldi birden… Paylaşayım efendim; “Bizim komşuda Aliço isminde bir kemancı vardı. Bir gün kapım çalındı ve haber verildi ki Aliço ölmek üzere, son anlarını yaşıyormuş.
“Zahmet olmazsa gelinde ona şahadet telkin edin, dua falan okuyun da ona yardımcı olunuz” dediler… Bizde Aliçonun başucuna geldik, “Aliço Lailaheillalah de” Aliço başladı mırıldanmaya; “gıvgıv da gıvgıv” Ben tekrar ediyorum “Aliço Lailaheillalah de” o gene “gıvgıv da gıvgıv” diyor. Ben ne kadar ısrar ettiysem o hala “gıvgıv da gıvgıv”… Bir ara kızdım ona; “Aliço söylesene” Aliço şöyle bir gözüme baktı ve “onu söyleyemiyrum” dedi…
Ve maalesef Aliço şahadet getiremeden vefat etti. Arkadaşlar, Aliço bunu neden yaşadı biliyor musunuz… O bütün hayatını keman çalmakla geçirdi. İbadet nedir, şahadet nedir bilmedi, öğrenmedi işte ondan son anında şahadet getiremedi”…
Yıllardır vahşi kapitalizmin çarkları arasında öğütülen; faiz, doviz, borç sarmalında boğulan; siyasiler, sanayiciler, esnaflar, büyük patronlar, kurtuluş için mutlaka yeni bir programa, yeni bir modele ihtiyaç olduğunu anlamaya başladılar ama dilleri bir türlü Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerine dönmemektedir.
Vahşi kapitalimin ve diğer küresel sömürü düzenlerinin sayesinde son nefesini vermek üzere olan insanlığa bizde rahmetli Celal Mısır Hoca gibi ey falan filan kişiler;
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de” mi diyelim… Her şeye rağmen krizlere çare arayanlar, iktisadi problemlere çözüm arayanlar, eğer samimi iseler; “Milli Ekonomi Modeli” de modelin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş da uzakta değil hemen yanı başınızdadır.
U.Kepekçi-TUNALIM
8
DEMOKRASİ ÜZERİNE
DEMOKRASİ BİR ÜLKEYE NASIL GELİR?
Zaman zaman ihmal göstersem de, aklıma gelen düşünceleri günü ve ayı ile defterime kaydeder, sonra bilgisayarıma, oradan da Internet siteme naklederim. Notlara konusuna göre belirli başlıklar koyarım ki, daha sonra ihtiyaç duyduğumda aynı konuda olanlara kolayca ulaşayım. Bugün sırası geldi, konu başlığım demokrasi… Notlarım 2009 yılına ait. Elimden geldiğince, “zülfüyâre az dokunanlar”ı seçtim. Öteden beri benimsediğim, savunduğum bir görüştür: Demokrasi bir ülkeye pat diye getirilebilecek bir rejim değildir. Getirildi diyelim, beraberinde tehlikeli sakıncalar da getirecek, büyük bedeller ödetecektir o ülkeye.
Çoğu zaman bir olgu (eylem, iş, politika, örgüt, rejim,…) tek başına fazla bir anlam ifade etmez. Onun, başka şeylerle bir arada gerçekleşmiş olması gerekir. Türkiye’de demokrasi rejimi örneğin… Bu rejim tek başına iyi işlemiyor. Onunla birlikte başka gelişmeler de sağlanmalıdır; sanayileşme, uluslaşma, üniversiteleşme gibi.
Bu görüşün pek çok kanıtı verilebilir, bir kanıtı da Davos toplantısında kendisini gösterdi.
Yukarda “pat diye gelen” demokrasinin, başka bir deyişle “çatkapı demokrasisi”nin sakıncaları vardır dedim. Bunlardan başta gelenlerden biri devlet yönetiminin deneyimsiz, ehliyetsiz politikacıların eline geçmesidir. Doğrudur, bu sakınca diğer rejimler için de geçerlidir. Ancak çatkapı demokrasisi de bundan masun değil.
Herkesin görebileceği bir gerçektir: Recep Tayyip Erdoğan devlet idaresinde çalışıp pişmeden, tam olgunlaşmadan gelmiştir başbakanlık makamına. Necmettin Erbakan’ın dinci partisinden İstanbul il başkanı iken, -çok az bir oy farkı ile- belediye başkanı, birkaç yıl sonra milletvekili, ardından başbakan olmuştur. Neyin sayesinde? ABD’nin dayattığı “çatkapı demokrasisi” sayesinde! Peki liyakat? Bunu dert edinen mi var, yüzde şu kadar oy aldı ya, akan sular ânında duruyor; koca devlet gemisi, acemi midir, değil midir, gerekli bilgi ve yeteneklere sahip midir, hiç sorulmadan, heveslisinin insafına terk ediliveriyor.
İşte Davos’taki Gazze panelinde gördük. Sen orada Recep Tayyip Erdoğan değilsin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanısın. Bir arkadaş toplantısında istediğin gibi bağırır çağırırsın, öfkelenir, kapıyı vurup çıkabilirsin. Ama bütün dünyanın gözü önünde, köklü bir devletin başbakanı olarak o şekilde davranamazsın. Eğer bu davranış hükümetin genel bir eğilim değişikliği olsaydı, bir dereceye kadar katlanılabilir, ancak o da yok. Türkiye’ye döner dönmez İsrail ile iyi ilişkilerin devamından söz etmeye başladı hükümeti. Zaten bu İsrail meselesi de değil, asıl büyük oyuncu Amerika…
Yukarda “ABD’nin dayattığı demokrasi rejimi” dedim. Zaten ta İsmet Paşa zamanından beri, bu “çatkapı demokrasisi”nden asıl ABD yararlanıyor, Avrupa Birliği yararlanıyor, bir de onların aramızdaki işbirlikçileri…
İKİYÜZLÜLÜK
ABD olsun, AB üyesi hükümetler olsun, onları taklit eden AKP hükümetleri olsun, bunların hepsi kendi emelleri için yüksek değerleri araç olarak kullanıyorlar.
“Ergenekon” tertibi dolayısıyla, Hükümet sorumlularının ağzında hep aynı sakız: Herkes hukuka saygılı olmak zorunda.
Medyanın ağzında da aynı sakız: Herkes demokrasiye saygılı olmak zorunda.
Aydınlar geri durur mu: Herkes insan haklarına saygılı olmak zorunda.Oysa bunlar, kendileri; ne hukuka saygılılar, ne demokrasiye, ne insan haklarına!
Kendilerinin asıl yaptığı; söz konusu yüksek değerlerin arkasına sığınarak, o yüksek değerleri istismar ederek, kendi gizli ve iğrenç emellerini gerçekleştirmektir.
Dikkat edin, adı geçen odakların gösterdiği istikametteki her açılım, asıl emperyalist ve sömürgen dış ve iç güçlerin işine yarıyor.
Ancak bu ülkede namuslu insanlar, yurtsever aydınlar da var. Bu cephe şimdiye kadar sergiledikleri efendice tutum ve söylemleri artık bir tarafa bırakarak, üzerlerine atılmış saygı ağından sıyrılıp farklı, çok daha etkili, sonuç alıcı yollar denemeye başlamalıdır.
MEDYA VE DEMOKRASİ
Önce basında çıkan bir yazıdan bir paragraf okuyalım:
“Gürsel Tekin’in iflas feryadı!
İki gün önce yazdığımız “İstanbul Belediyesi Battı” başlıklı yazıma binaen yazının ertesinde CHP’nin İstanbul il başkanı Gürsel Tekin bey aradı ve şunları söyledi: ‘Sabahattin Bey yazdıklarınız tamamen doğru. Evet, İstanbul Belediyesi iflas etmenin ötesinde alenen batık haldedir. Dramatik olan bu durumun, Başkan Topbaş tarafından da kabullenilmesidir. Kadir Bey çok zorda olduklarını bir gazeteciye itiraf etmiş ve o gazeteci, itirafı teypten bizzat bana da dinletmiştir. Biz bu durumu, hiç abartmıyorum aylardır soluğumuz yettiğince yani avazımız çıktığı kadar feryat edip dillendiriyoruz ama medyada yer bulamıyoruz. Bazı medya grupları İstanbul Belediye Başkanı ile iç içedir, yani o medya gruplarının Belediye ile işleri var. Öyle olunca da Belediye ile ilgili olarak tek satır olsun olumsuz habere yer vermiyorlar.’” [Sabahattin Önkibar, Yeniçağ, 6.8.2009]
Ve bu medya grupları Türkiye’de demokrasi mücadelesinden söz edebiliyor!
Basın-yayının böylesine tekelleştiği bir ülkede demokrasinin gelişmesinden söz edilebilir mi? Onun için sık sık yazıyorum: Türkiye’de demokrasi var, ancak bu “dostlar alışverişte görsün” demokrasisi!…
Tıpkı Nasrettin hocanın dostlar alışverişte görsün diyerek, 5 paraya aldığı şeyi pazarda 2 paraya satması gibi…
Türkiye’deki demokrasi uygulaması ülkemize gerçekten büyük zararlar veriyor.
AMERİKA NEDEN “İLLE DEMOKRASİ” DİYE TUTTURUYOR?
Amerika dünyada demokrasinin bayraktarlığını yapıyor. Bu, demokrasi âşığı olduğundan mı? Hiç sanmıyorum; bundan başlıca iki fayda sağlıyor:
-Demokrasi yokluğunu bahane ederek diğer ülkelere müdahale ediyor, baskı yapıyor. O ülkeleri dilediği yönde kalıplıyor.
-“Demokrasi” rejimini dayattığı ülkelerde iktidara gelen kadroları kendi küresel çıkarları yönünde kalıplıyor. Onlara kendi çıkarlarına elverişli politikalar uygulatıyor. İktidara gelmesini sağladığı bu yönetimler de, halkın çıkarlarından çok, ABD’nin çıkarlarına hizmet ediyor. Bu yüzdendir ki rejimler gerçek demokrasi olmaktan çıkıyor.
“DEMOKRASİ”NİN SONUÇLARI
Neden iktidara gelen parti değiştikçe Amerika’da temel politik hedefler değişmiyor da Türkiye’de değişiyor? Türkiye’de demokrasi neden böyle bir sonuç veriyor da, orada vermiyor?
-ABD’de Bush gitti, Obama geldi.
-Türkiye’de Ecevit gitti, Recep Tayyip geldi.
Karşılaştırın bakalım, neler göreceksiniz:
-Amerika yine o eski Amerika…
-Türkiye ise, “tanınmaz halde!”
DEMOKRASİ MÜMKÜN MÜ?
“Dünya üç grup insandan oluşur: *İşleri yapan ve sonuçları ortaya çıkaran küçük ve seçkin grup; *Olup biteni seyreden oldukça büyük bir diğer grup ve *Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam bir kalabalık”.
Muray Buttler adlı biri söylemiş bu anlamlı sözü. Eğer gerçeği yansıtıyorsa -ki bence öyledir- o zaman demokrasiden en iyi sonuçları nasıl bekleyeceğiz?
Demokrasi rejiminin neden başarısız olduğunu da bu söz bize anlatmış olmuyor mu?
Kaynak:Prof. Dr. Cihan DURA-TUNALIM…
|
Asıl konuya geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin siyasal,
sosyal ve ekonomik durumuna çok kısa değinmek istiyorum. Osmanlı Devleti, 1838’de İngiltere ve Belçika ile yaptığı Serbest Ticaret “Duyun-u Umumiye” borçlarını ödeyebilmek için çıkarılan“Yabancıların Gayri 1923-1950 Kuruluş ve CHP’nin Tek Partili İktidar Dönemi Osmanlı Devleti’nin son durumunu 1931 yılında İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey İşte bu sebeple Atatürk, 1923’te “İzmir I.İktisat Kongresi”nin açılış Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra Atatürk’e, “Bizim sistemimiz Cumhuriyet döneminin ilk seçimleri 1923 yılında yapılmış ve II. T.B.M.M. 29 Ekim 1930 yılında Türk Parası’nın Değerini Koruma Kanunu çıkarıldı(Ertuğrul, 2008). Atatürk döneminde kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası(1924) ile Serbest Dr.Cemil Koçak(2006), Atatürk’ün siyasi felsefesinin demokrasiye izin 1923-1938 yılları arasında Türkiye’deki sosyal ve ekonomik gelişmeleri şöyle Bugün bu kuruluşlardan bazılarının kapatıldığını bazılarının ise özelleştirme Atatürk, tam bağımsızlığı hedeflemişti. Ona göre tam bağımsızlık; ülkenin Atatürk’ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü, 1939 seçimlerinde ilk defa bağımsızlara da aday olma hakkı tanınmıştır. Seçilen 1941 yılında Etimesgut’ta bir uçak fabrikası daha kuruldu. Ayrıca Türk Hava 1942 yılında çıkarılan 4320 sayılı Seçim Yasası, her ilin bir seçim bölgesi 1942’de gazete ve dergilerdeki her türlü dini yayın yasaklanırken(Tanyu, 59-60), Türkiye, 24 Ekim 1945’te kurulan B.M.’e üye olmuş ve yine aynı yıl ABD’nin Türkiye hiçbir inceleme yapmadan 22 Nisan 1947’de ABD’nin Truman Doktrini, 4 Nitekim İnönü, Atatürk’ten sapmayı kendisi şöyle itiraf etmiştir: “ Demokratik 1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği kredi veya yardım 1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Ord. Prof. Dr. Fuat 1945’ten sonra önerilen programların ortak özelliği ise Türkiye’de 1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ilkesine göre yapıldı. Seçimlere D.P., Bu dönemde C.H.P. İktidarı’nın demokrasiye uymayan bir diğer icraatı ise Türkiye 1946 seçimlerinde açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandığına göre seçim Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli olurken İsmet Gerçek demokrasiye uygun olan gizli oy, açık tasnif sistemini getiren Seçim İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar Demokrat Parti, 1950 yılında yapılacak seçimlerde çoğunluk sisteminden 1950-1960 Arası Dönem 1950’de D.P. iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir Bir partizanlık örneği olarak D.P., 1953’te tek parti döneminde haksız biçimde 1954 yılında yapılan genel seçimlerde D.P. oyların % 58’ini alarak 488 Bu dönemde Türkiye 1952’de NATO’ya, 1960’da OECD’ye üye olmuştur. Ayrıca Fas, 27 Ekim 1957’de yapılan seçimlerde D.P. oyların % 48’ini alarak 424 milletvekili D.P. Programı özelleştirmeci olup K.İ.T.’lerin satışını amaç edinmesine rağmen 1959 yılında Londra ve Zürih anlaşmaları imzalanarak İngiltere, Yunanistan ve D.P., muhalefeti susturmak için Tedbirler Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla kurulan Prof. Taner Timur’2004)’e göre 1950-1960 döneminin temel tartışma ve mücadele 1945-1960 arasındaki çok partili hayat, Türkiye’de beklenen demokrasiyi değil Başbakan Adnan Menderes A.B.D.ye teslimiyet politikasının ülkeyi iyi bir noktaya İnönü darbeden çok kısa bir süre önce D.P.lilere, “sizi ben bile kurtaramam” 27 Mayıs 1960 günü Türk Ordusunun subaylarından oluşan Milli Birlik Komitesi, 1960-1971 Arası Dönem 29 Eylül 1960’da D.P. yasal süresi içinde kongresini toplayamadığı gerekçesiyle 27 Mayıs Yönetimi, ordu içinde bir tasfiye hareketine girişerek 260 generalden İdamlar ve D.P. taraftarlarının anayasa hazırlığına bile alınmaması(Timur, 15 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerde AP oyların %34.8, YTP % 13.7’sini, CHP Hak ve özgürlüklere geniş yer veren bir Anayasa 27 Mayıs 1961 tarihinde 1961 seçimlerinden sonra CHP-AP Koalisyonu, 1962’de CHP-YTP ve CKMP 10 Ekim 1965 tarihinde yapılan seçimlerde A.P. oyların % 52.87’ini alarak 240 1965 seçimlerinde AP tek başına iktidar oldu. Bu dönemde Rafineriler, boru 1968’de Fransa’da başlayan öğrenci hareketleri Türkiye’ye de yayılmış ve toplumu 12 Ekim 1969 tarihinde yapılan seçimlerde A.P., oyların % 46.5’ini alarak 256 Seçim sonunda Demirel’in yeni hükümette Sadettin Bilgiç ekibinden kimseyi Daha önce Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan 1969 12 Mart 1971 tarihinde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları Başbakan Bununla yetinilmeyip bürokrasiye de hakim olunmaya çalışıldığı görülmektedir. 1971-1980 Arası Toplumsal Kargaşa Dönemi Muhtıradan kısa bir süre sonra Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli 1971-1972 yılları arasında CHP’li Nihat Erim Başkanlığında iki koalisyon 14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde C.H.P. oyların %33’ünü alarak 185 Seçimler sonunda C.H.P.-M.S.P. Koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu dönemde Türk 5 Haziran 1977 tarihinde yapılan seçimler sonunda C.H.P., oyların %41’ini alarak 1977 seçimlerinden sonra AP-MSP-MHP’den oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları, Türkiye ekonomisi için bir dönüm Başbakan Demirel, azınlık hükümeti ile ülkeyi idare etmeye çalışırken yine Prof. Manisalı(6.3.2006)’ya göre 24 Ocak kararlarının uygulanması sağlamak için 1980 Sonrası Liberalleşme ve Türkiye’nin Batı Güdümüne Girme Dönemi 12 Eylül 1980’de M.G.K. yönetime el koydu. Bunu hem ABD ve İngiltere hem de AB Darbe, Batı tarafından desteklendiği için A.B. bu süre içinde Türkiye’ye karşı 6 Kasım 1983’te yapılan seçimler sonunda ANAP’si oyların % 45.15’ini alarak 211, Askeri yönetim döneminde Başbakan Yardımcısı olan Turgut Özal, 1983 seçimlerini Halkçı Parti Kongresinde Necdet Calp Genel Başkanlığı, Aydın Güven Gürkan’a, 1985’te İstanbul’da Menkul Kıymetler Borsası kuruldu ve 1990’larda Özel TV. Halbuki çok uluslu şirketler, özel TV kanalları ve İstanbul Menkul Kıymetler 14 Nisan 1987’de AET tam üyelik için Özal başvurdu, AET üyelik başvurusunu Atatürk’le başlayan Türkiye’nin sanayileşmesi, özelleştirme iddiasıyla iktidara Prof. Taner Timur(2004)’a göre Özal, bir reformcu olarak görünmesine rağmen hem Özal’ın bir diğer özelliği M.S.P.den İzmir Senatör adayı olması ve liberal Batı Referandum sonunda Özal baskın seçim kararı aldı. Bu arada milletvekili sayısını 9 Ağustos 1989’da Türk parasının kıymetini koruma kanununda bir değişiklik 12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan Partiler Kanunu, liderlere büyük yetkiler 12 Eylül yönetiminin yarattığı korku ve dehşet ile depolitizasyon ortamında Özal’ın üç beş eşkıya diyerek küçümsediği PKK terörü ile mücadele siyasetinin Bu arada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin dolması sebebiyle 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimler sonunda oyların %27.3’ünü alan D.Y.P. Seçimler sonunda Süleyman Demirel’in Başkanlığında D.Y.P. S.H.P. Koalisyon D.Y.P.-S.H.P. döneminde 6 Mart 1995’de Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği Ayrıca A.B., Türkiye’den Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Doğu’da bir Kürt 3 Temmuz 1992’de 12 Eylül yönetiminin kapattığı partiler yeniden açıldı. 1995 seçimleri sonunda oyların % 21.4’ünü alan R.P.158 milletvekili, ANAP % Seçimden sonra gerçekleşen kısa süreli ANAP-DYP Koalisyonundan ardından RP-DYP Bill Clinton, Mayıs 1997’de Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisini Gerek Refah-Yol Hükümeti’nin düşürülerek bundan sonraki iktidarlar döneminde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997’de Refah Partisi’nin laiklik 18 Nisan 1999 seçimleri sonunda D.S.P. % 22.17 oyla 136. M.H.P. % 17.98 oyla 1999 seçimlerinden sonra RP’den milletvekili seçilen Merve Kavakçı, meclise 1999 seçimleri sonucunda DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan bir iktidar kuruldu. Bu Bu krizin sebebi olarak M.G.K.’da Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit’in Bu arada mevcut hükümetin düşürülmesi için dışarıdan bir manipülasyon Milli Görüş bundan sonra Fazilet Partisi’ni kurdu ve milletvekilleri bu partiye 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde oyların %34.2’sini alan A.K.P. 363 TUNALIM–İbrahim Arslanoğlu G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi |

Yeni anayasa tartışmaları konusunda dikkat çekici açıklamalar yapan Prof. Dr. Haydar Baş, yeni anayasada ‘Türk milleti sözcüğü yer almasın’ görüşünü, “Devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz” şeklinde değerlendirdi.
Son günlerde TÜSİAD’ın ortaya attığı anayasa taslağı üzerine başlayan tartışmalar konusunda çarpıcı açıklamalarda bulunan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, taslakta ifade edilen anayasada Türk milleti sözcüğü yer almasın görüşünü eleştirdi. “Devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz” diyen Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Yeni anasayada ‘Türk Milleti’ sözcüğü yer almayacakmış. Hangi millet sözcüğü yer alacak, kim adına bu anayasa yapılıyor onu da anlayabilmiş değilim. Devlet o kadar mühim değilmiş, bireyler mühimmiş. Tamam da kardeşim devletin olmadığı yerde millet zaten olmaz. Sen bana bir yer göster ki orada aile, yok orada ordu yok, orada devlet yok. Millet var. Sen tarihi bilmiyorsun, geçmişini tanımıyorsun, insanlıktan haberin yok, ezbere konuşuyorsun. Onu dinleyen adam cebinde parası olduğu için bir şey zannediyor. Öyle şey olur mu? Sen bana bir tek millet göster ordusu yok, ailesi yok, devleti yok. Var mı? Buna sürü denir millet denmez. Böyle bir şey yok.”
Samimi değiller
“Memleketi bu kadar düşünüyorsanız Güneydoğu’da kaç tane işyeriniz var” diye soran Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Mademki bu memleketi bu kadar seviyorsun, kaç iş yeri açtın Güneydoğu’da? Söyle bakayım bana bir tane iş yerin var mı? Binlerce insan çalıştırıyorsun niye demedin ki 500 tanesini de Güneydoğu’da açacağım iş yerinde çalıştıracağım. O zaman sen samimi olabilirdin. Sen bozucu, yıkıcısın, sen samimi değilsin samimi olsan bunları söylemezsin. Birliğe beraberliğe dokunan her şey yapıldığı zaman kim ne derse desin, kasıtlı olsun veya olmasın bizim bunun ardından arayacağımız niyet samimiyetsizliktir. ‘Ama efendim o senin dediğin gibi değil’ beni ilgilendirmez. Şurada düğmeye bastığımda buradaki lambaların tamamı söner. ‘Ama efendim ben algılayamadım yanlışlıkla bastım’ demen bir şey değiştirmez. Bilerek bassan da söner, yanlışlıkla da bassan söner.”
Sonuç Türkiye’nin bölünmesidir
Kastın öyle olmasa bile sonucun ülkenin parçalanması olacağını söyleyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: ‘Kişi hürriyeti öne çıkacakmış, devletten bir şey olmazmış, o olsun da o olmasın’ böyle şey olmaz. Bunlar demagoji yapıyorlar, bunlar insanlığı bilmiyorlar, Sosyolojiyi bilmiyorlar, mantıktan haberleri yok, insanlık tarihinden haberleri yok kısaca ahkam kesiyorlar. Ben de bir şey söylüyorum; bunun altındaki niyet ülkenin parçalanmasıdır. Ama bunun kastı bu değildir. Sonuç budur. Onun kulvarından biz gidersek Türkiye’nin parçalanmasına, bölünmesine gideriz.”
Üniter yapı kolay kurulmadı
“Ülkenin bir üniter yapısı var, bu üniter yapı hangi zorluklarla vücuda geldiğini biliyor muyuz biz? Üniter yapı bütün devletlerin kavuşmak istediği en ideal sonuçtur” diye konuşan Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Federasyon; işin altından çıkamazsın, birisi sağa çeker birisi sola çeker küçük devletçikler bir araya gelip senatoyu kurarlar, başkan seçerler. Ama Türkiye’de durum böyle mi? Türk halkının birbirine olan husumeti, kavgası, düşmanlığı var mı? Bana söyleyebilir misiniz? Güneydoğu’da bu kadar terör olmasına rağmen Türk milletine düşman olduğunu kim iddia edebilir? Laz’a düşman olduğunu kim iddia edebilir? Boşnağa, Arap’a düşman olduğunu kim iddia edebilir? Kalkalım hepimiz Güneydoğu’ya gidelim, Diyarbakır’a gidelim. Birisi Türk’tür, birisi Arap’tır, birisi Boşnak’tır ama hepsi Türk vatandaşıdır. Bu kimliklerin hiç birisine orada zerre kadar dokunulmaz. Onların can emniyeti, namus emniyeti, mal emniyeti, din ve vicdan emniyeti o insanlar tarafından teminat altındadır. Dolmuşa bindirilmişler bir grubu devlete karşı çıkarmışlar, o halkın tamamının Türk insanına bakışı masumdur, Türk insanına yakındır, Türk insanıyla derdi problemi yoktur.”TUNALIM…
17
HADİSELERİ DOĞRU OKUYABİLMEK
Uğur Kepekçi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun Aziz Milleti, tarihinde hiç bu kadar sıkıntılı ve karmaşık bir hâl almamıştı. Dışta ve içte devletin resmi bir ideolojisi kalmamış, devleti devlet yapan, milleti millet yapan değerler yok olmuş, kırmızı çizgileri silinmiş, rotası şaşmış, küresel dalgalara teslim olarak batma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir vaziyet arz etmekteyiz. İşin en vahim tarafı, manzara böyle iken yaklaşan tehlikelerden çoğunluğun haberi yok, vatandaşlar sadece kendi gününü kurtarma sevdasına düşmüştür. Yöneticiler de tiyatro oynamakla meşgul…
Birileri görmezden gelse de son zamanlarda işler rayında yürümüyor. Demokratik açılım, anayasa değişiklikleri, yargı ve asker üzerinde oynanan oyunlar, seçim oyunları, sınav yolsuzlukları, BOP kapsamında bölgede üstlendiğimiz taşeronluk ve yansımaları, velhasıl tabir yerinde ise binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete doğru…
Milli ve dini bütünlüğümüz üzerinde oynanan oyunlar ve yapılan yanlışlar sayesinde milletimiz kendi içinde ayrışmış. Hem içerde hem dışarıda ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan bir görünüme düşmüşüz. Ne Türk dünyasında, ne İslam aleminde, Türkler artık güven vermiyor. Halklar, söylenenin aksine bize düşman kesilmektedir.
Milletimize yaraşan sağlam bir duruş sergileyemeyen ve küresel güçlerin taşeronluğuna soyunan teslimiyetçi bir zihniyetin sonu bu olsa gerektir…
Çevremizde cereyan eden hadiseleri doğru okuyabilmek için milli kimliğimizi iyi tespit etmek ve kendi değerlerimize uygun bir bakış sergilemek zorundayız.
Millet olmak, tarih sayfalarında asırlarca kalabilmek, her topluluğa nasip olmaz… Millet olmak, köklü bir inancı ve ondan esinlenen, sağlam bir kültürü gerektirir. Milletlerin sürekliliğini sağlamak için bu olmazsa olmaz şarttır…
Aranılan bu vasıfları üzerinde taşıyan, ender milletlerden biri ve en önemlisi Türk Milletidir…
Büyümüşüz, küçülmüşüz, yıkılmışız, dağılmışız amma, ne kadar olumsuz şartta olursak olalım, mutlaka tekrar ayağa kalkmasını bilmiş, “devlet-i ebed müddet” (devletin ilelebet payidar kalacağı) mantığını asla kaybetmemişizdir. Türkün tarihinde hemen her döneme bu mantık hâkim olmuş, bu büyük düşünüş, devletin sürekli ayakta kalmasını sağlayan büyük bir inanç halini almıştır…
İkinci dünya savaşıyla sıcak savaşların ağır faturasını ödeyen devletler, sömürge ve işgal fikriyatını soğuk savaşlara, masa başı entrikalarına taşımış ve şeytanca bir plan olarak da küreselleşme tuzağını oluşturmuşlardır. Küreselleşme mantığıyla “yenidünya düzeni” adı altında “dışı kalaylı, içi vayvaylı” barış ve hoşgörü yalanlarıyla insanları kandırarak tezgâhlar işletilmiş, devlet millet farkı gözetmeksizin herkesin barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceği, böylece dünya barışının sağlanacağı yalanı ortaya atılmıştır.
Ne var ki bu yöndeki çabalar ve atılan adımlar, güçlü ve zengin olan süper devletlerin menfaatleri doğrultusunda, güçsüz ama yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle bezenmiş devletlerin, köleleştirilme ve işgal planları bu çerçevede gerçekleştirilmiştir…
Milletimiz, küresel güçlerin oyununa gelerek, inanç ve kültür değerlerini göz ardı etmeye başlayınca, kırılma noktası burada gerçekleşmiştir. Milletimizin harcı olan bu değerler ihmal edilince, şu an yaşananlar mukadder hale gelmiştir. Milleti bir arada tutan değerler bir bir ortadan kalkmaya başlayınca, sağlam ve kalın bir halatın tel tel kopuşu, tel tel ayrışması gibi Milletimiz de çeşitli bahanelerle ayrışmaya başlamış, şu anki halimiz, küresel güçlerin istediği kıvamda, işgal ve sömürge olmaya hazırlanmaktadır…
İçerde ve dışarıda güçlü bir yapının oluşması için bölgemizde çözümün adresi olabilmek ve bu gidişe dur diyebilmek için birleştirici unsur olan “dini ve milli değerler” mutlaka dikkate alınmalıdır. Yoksa birleştiricisi, yapıştırıcısı olmayan hiçbir şeyi yan yana tutamazsınız. Fertler de böyledir, Milletler de böyledir…
![]() |
|
Terörü bitirecek yegane anlayışın ‘baba devlet’ anlayışı olduğuna dikkatleri çeken BTP Lideri, “Biz sosyal devlet projelerimizi hayata geçirdiğimizde devlet baba olacak ve artık evlatlarını dağa çıkarmayacak” dedi Terörün vatandaşların içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan beslendiğini ve bundan dolayı tüm vatandaşların açlık, fakirlik ve muhtaçlıktan bir an önce kurtarılması gerektiğine işaret eden Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, terörün kökünün kazınması için “Baba Devlet” anlayışının hataya geçmesi gerektiğinin altını çizdi. Konuşmasında Türkiye’yi tehdit eden projelere de değinen Prof. Dr. Baş Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) hedefini açıkladı. “BOP’un hedeflerinden birinin Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması olduğunun altını çizen Prof. Dr. Baş, “Bunu Kürt halkı mı istiyor? Hayır… Onların ilgisi yok… Batılı güçlerin asıl amacı 1980’dan önce yaptıkları gibi Türkiye’de iç savaşmak çıkartmaktır” dedi. Terörün kaynağının dışarıda olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Birileri bu topraklar üzerinde yaşayan insanları buradan çıkartmak istiyor. Niçin? “Biz bu topraklarda yaşayan insanları buradan çıkaracağız ve buraları kendimize vatan yapacağız” diyor. Bir tanesinin niyeti bu. Diğerinin niyeti ne? Bu coğrafyada senin rahatın olmaması lazım ki, iki yakan bir araya gelmesin ve kendisi için beklediği tehdit unsuru olmasın.” Terörü yapılan yanlışlar azdırdı BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, sıfır terör ile iktidarı devralan hükümetin, sosyal ve dış politikadaki zaafiyetleri sebebiyle terörün azdığını belirterek, “Türk ekonomisini ayağa kaldıracak milli modeli ve yerli çözümü olmayanlar, yüce milletimizi can evinden vuran kanlı terörü besleyen devletlere ve küresel odaklara karşı milli duruş sergileyemezler. Bu sebeple Türk milletinin başının terör belasında kurtulması için, BTP’nin Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet projelerinin iktidar olmasının yanı sıra tam bir devlet kararlılığı şarttır. Terörün kökünü kazıyacak panzehir, BTP’nin sosyal projeleri ve devlet kararlılığıdır” dedi. Eşkıyayı dağdan indirmek gerekli “Ben Türk vatandaşıyım diyen herkes vatandaşlık maaşı alacak. Dağa çıkan eşkıya bu parayı almak için şehre inip, ‘Ben Türk vatandaşıyım’ der mi demez mi? diye soran ve “işte terör böyle çözülür. Terörü çözmek istiyorsan eşkıyayı aşağı indirip adam edeceksin”diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “insanlar kendi memleketlerinde geçimlerini sağlayabilmeli” şeklinde konuştu. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “İnsanımız gidip de parayı sadece İstanbul’da kazanmayacak veya Ankara’da kazanmayacak. Nerede kazanacak? Diyarbakır’da da kazanacak, Muş’ta da, Antep’te de kazanacak. İşte devlet, bu imkânları vatandaşının önüne koyabilen güçtür. Bunu yapabilen adama ne denir? Devlet adamı ve siyaset adamı denir. Bunu yapamayan adama da hiç bir şey denmez. Bu icraatlar ancak Milli Ekonomi Modeli’nde yer alan sosyal devlet projelerimizle hayata geçebilecektir. BTP iktidarı döneminde vatandaşlık maaşı, ev hanımlarına maaş ve çocuk maaşı gibi sosyal devlet projelerini devreye koyacağız. Bu şekilde devlet baba olacak ve evlatlarını dağa çıkarmayacak.” Çocukları dağdan anaları indirecek BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş “BTP, Sosyal Devlet projeleri ve Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan kadın–erkek herkese bağlayacağı 500 TL’lik ‘vatandaşlık maaşı’ ile halkımızın tamamını kucaklayacaktır. Vatandaşlık maaşını alan halkımız, dağa çıkan teröristler kendi yakınları dahi olsa, onları “yediğimiz kabı kirletmeyin, doyduğumuz sofrayı devirmeyin…” diye ikaz ederek bizzat kendi elleriyle dağdan aşağıya indirecektir. Böylece devlet ile milletimizin arasına girmek isteyenlerin tezgâhları da bozulacaktır. BTP, Türk devletini hiçbir ecnebi devlet veya güce muhtaç kılmadan Milli Ekonomi Modeli ile kalkındıracağı için, terörü besleyen hiçbir devletin karşısında boynu bükük olmayacak, milli duruş ekseninde tam bir devlet kararlılığı ortaya konacaktır. İşte o zaman terör odakları da onları besleyen güçler de avuçlarını yalayacaktır” şeklinde konuştu. TUNALIM |
Binbir çeşit hile ve desiselerle, şeytana bile parmak ısırtacak kadar akıl almaz entrika ve iftiralarla bülbülü demir kafese hapsetmişsiniz, sonra da durup bahçelerden, bağlardan neden karga sesleri geliyor diye şikayet ediyorsunuz.
Bülbüller demir kafese hapsedilince meydanın kargalara kalacağını bilemiyorsanız cehaletinize yanın.
Aslanların demir kafeslere hapsedilmesi halinde meydanın çakallara ve tilkilere kalacağını kestiremiyorsanız idraksizliğinize yanın.
Hayatın her hangi bir alanında her hangi bir işi ehil olmayanlara vermeniz halinde o noktada kıyameti hazırladığınızı fark etmiyorsanız akıl kıtlığınıza yanın.
Kamuya ait, yani tüyü bitmemiş yetimlerin haklarının da içinde bulunduğu her hangi bir değeri, bir hazineyi, sorumlu olduğunuz makamda en az kendi öz malınız kadar korumuyor, kendi malınıza titrediğiniz kadar onun üstüne de titremiyorsanız, cehennem ateşinin üzerinde titreyeceğiniz günlere yanın.
Milletin yönetim emanetini üzerinize aldığınız halde, geçen süre içinde sizin servetinizin lahana misali katlanarak artmasına karşılık millet sürekli fakirleşmişse, siz kalınlaşmışsanız ve millet de günden güne incelmişse, sırtlandığınız kul haklarının ağırlığından burnunuzun üstüne sürüneceğiniz anlara yanın.
Velhasıl…
Bülbülün demir kafeslerde çürümesi için destek vermişseniz kulaklarınızın zarını patlatacak olan karga seslerinden şikayet hakkınız yoktur.
Sürekli kendi kasalarını ve keselerini düşünen bencil insanları seçip başınıza dikmişseniz, onları alkışlayıp şımarmışsanız, aç ve açıkta kalmaktan, işsiz ve aşsız kalmaktan şikayet etme hakkınızı kaybetmişsiniz demektir.
Tilkiyi kümese bekçi yapıp sonra da “ne oldu bu tavuklara” demek ne kadar akıllıca bir iştir?
A.Karaca-TUNALIM..
3
(ASRIN YALANI)
Yaşadığımız asrın “deccaliyet”(cilacılık-yalancılık) unsurlarına sahne olacağını ve tesirini giderek artırarak insanların adeta yalana teslim olacak bir hâl alacağını her fırsatta dile getirmeye çalışmaktayız. Bakın etrafınıza, bakın yaşadıklarınıza…
Dönünce evinize gün içinde karşılaştıklarınız olaylardaki yalanları sıralamaya kalkışsanız zannedersiniz ki o gün yalanla başlamış, yalanla devam etmiş ve yalanla sona ermiş…
Günün özetinin; “yalan” olduğunu görürsünüz.
Fertler arası ilişkilerdeki yalan, toplumlarda da yaygınlaşmış, devletler, milletler arası ilişkilerde de hâkim unsur olmuştur.
Mademki yaşadığımız asırda hâkim unsur yalandır, o zaman yalandan korunmanın yolu; yalanları tanımak ve yalanın panzehirini bulmaktır.
Asrın en büyük yalanlarından biri ekonomide faiz zincirinin devletlerin ve milletlerin boyunlarında bir ateş boyunduruk olarak kalması için uydurulanı; “karşılıksız basılan paranın enflasyonu artıracağı” yalanıdır.
Varlığını sürdürmek ve ekonomisini ayakta tutmak için fertten topluma herkesin paraya ihtiyacı olacağı kesin bir hükümdür. Her türlü hizmetin elde edilmesi için bir mübadele aracına ihtiyaç vardır ve onunda en kolay olanı paradır. Piyasada alınacak mal ve hizmetin karşılığında ihtiyaç olan para her ülkenin kendi insiyatifinde ve belli bir ölçü dâhilinde olması gerekirken, süper devletlerin uydurdukları bir yalanla para basma ve paranın dolaşımı, onların insiyatifine geçmiştir. Kurulan bu yalan tuzağında kendi ülkelerinde ve pazar buldukları ülkelere faiz olarak borç verebilmek için ölçüsüz ve karşılıksız para basarak adeta para imparatorluğu kurmuşlardır.
İhtiyaç sahiplerine faizli para vermek ve onları boyundurukları altına almak için kurulan bu tuzak, uluslararası para fonu adını almıştır. Kısaca hafızalarımıza IMF olarak kazınan bu yalancılar ve faizciler güruhu ülkelere para satarak ülkeler üzerinde hâkim unsur haline geçmektedirler. Para satmak için uydurdukları yalana; (“para basarsanız enflasyon artar”) ekonomistinden esnafına, sanayicisinden siyasetçisine, avamından Profesörüne, hemen herkes inandırılmış, bu söz hemen herkesin ağzında sakız hâlini almıştır. Karşılıktan anladıklarının ne olduğunu da sorsanız kaç kişi bilir Allah aşkına…
Asrın yalanına asrın bilge insanı Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli ile cevap vererek adeta insanlığı bu yalandan kurtarmanın yolunu, akılcı ve ilmi teorilere dayanarak ortaya koymuştur. Modelinde; bir ülkenin ihtiyacı olan parayı kendi merkez bankaları aracılığıyla basması gerektiğine işaret etmiştir. Böylece hem maliyetsiz (faizsiz) para elde edeceğini hem de uluslar arası sözleşmelerden doğan hak olan senyoraj (paranın üretim maliyeti ile kendi üzerindeki yazılı değer arsındaki fark) hakkını kullanarak da başlı başına bir gelir elde edeceğini haber vermiştir.
Ülkelerin emisyonda dolaşacak paralarının miktarını ayarlayan IMF, eksik kalan kısmını da faizli yabancı para ile karşılamaktadır. IMF nin bu yalanını çarpıcı bir ifade ile bozan Sayın Baş, her fırsatta “bu ne biçim enflasyon ki Türk parasını görünce azıyor, faizli yabancı parayı görünce sakinleşiyor. Eğer dolaşımdaki para ihtiyaçsa biz neden başkasının faizli borçlarına mahkûm olalım. Basarız kendi paramızı, böylece hem faizden, hem borçtan kurtuluruz.
Bu model sadece bizim değil bütün sömürülen ve borç batağında boğulmaya çalışılan devletlerin milletlerin de kurtuluşudur.” İfadelerini kullanmıştır.
Ben ne diyeyim şimdi değerli dostlar, Sayın Baş, senelerdir söyleye söyleye adeta dilinde tüy bitti. Sizde gittiniz IMF cileri işbaşına getirdiniz. Şimdi de IMF den dert yanıyorsunuz.
Asrın yalanından kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman asrın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş’a kulak verin, gönül verin, destek verin.
Tunalım..
TUNALIM…



